People’s Daily gazetesinde 17.03.2026 tarihinde yayınlanan bir yazı[1] Çin devlet politikasının olaylara bakışı ve buna karşı aldığı aksiyonlar hususunda ciddi ipuçları veriyor. Gazetedeki yazıda geçen anekdot Çin devlet başkanının bazı toplantı ve seminer konuşmalarından derlenen “Xi Jinping in Fuzhou 2020” başlıklı kitaptan alınmıştı. 1992'de bir toplantıda, Çinli bir yetkili “kırmızı ışık” teorisinden bahsetmiştir; bu teoriye göre olayların durumuna göre yeri geldiğinde ve ciddi bir ilke ihmali olmadığı sürece herkes sonuna kadar hızlı bir şekilde ilerleyebilir ve hatta “kırmızı ışıkta bile geçilebilir”. Bu fikre karşılık o sırada toplantıda bulunan Xi Jinping bu "kırmızı ışık teorisinin" kabul edilemeyeceğini söylemiştir. Xi’ye göre; herkesin sadece "ne yapılabileceğini" ve "ne yapılamayacağını" değil, aynı zamanda "ne yapılmasına izin verildiğini" ve "nasıl yapılması gerektiğini" de anlaması gerekmektedir. Gazetede çıkan bu anekdot bize Çin’e yöneltilen “küresel krizlerde pasif kalıyor” eleştirisini “kırmızı ışık teorisi” çerçevesinde değerlendirme imkânı sunmaktadır. Çünkü burada asıl mesele, hareketsizlik değil; hangi hızda, hangi sınırlar içinde ve hangi meşruiyet zeminiyle hareket edileceği meselesidir.

Geçtiğimiz günlerde yapılan açıklamalarda Çin Dışişleri, ABD-İsrail saldırılarının BM yetkisi olmadan yapıldığını, bunun uluslararası hukuku ihlal ettiğini, İran’ın egemenlik ve toprak bütünlüğünün desteklendiğini ve çözümün savaş değil diplomasi olduğunu açıkça söylemiştir. Buna rağmen Pekin, İran lehine doğrudan askerî müdahaleye girmemiş; esasen diplomatik temas, bölgesel koordinasyon ve gerilimi sınırlama çizgisinde kalmıştır. Reuters ve diğer kaynaklar da Çin’in sert söylem kurduğunu ama fiilî askerî angajmandan kaçındığını, bu yüzden bazı çevrelerce “kenarda durmakla” eleştirildiğini gösteriyor.

Tam da bu yüzden “kırmızı ışık teorisi” Çin dış politikasını anlamakta kullanışlıdır. Bu teoriye göre mesele sadece “ilerlemek” değildir ne zaman durulacağı ne zaman bekleneceği ne zaman geçileceği de en az hız kadar önemlidir. Çin’in İran politikasında çizdiği çerçeve şu şekilde formüle edilebilir. İsrail ve ABD’nin saldırılarına açık itiraz, İran’ın egemenliğine destek. Fakat bu destek, bölgesel savaşı daha da genişletecek bir askerî ittifak pratiğine çevrilmez. Yani Pekin, gerekirse kırmızı ışıkta geçmeyi bırakın “yeşil ışıkta bile acele etmeyin” diyor. Burada dışarıdan bakıldığında görülen şey pasiflik gibi durabilir; fakat Pekin’in kendi mantığında bu, disiplinsiz cesaretin değil, kontrollü cesaretin ifadesidir.

Bu çerçevede Çin’e yöneltilen temel eleştiri şudur: “Madem İran’la stratejik ortaklığın var, neden daha ileri gitmiyorsun?” Çin bu soruya üstü kapalı bir şekilde “sadakatin sınırlarını” çizerek cevap vermektedir. Sadakat, müttefikin her riskini üstlenmek değildir; meşru sınırlar içinde onu yalnız bırakmadan, ama onun adına kırmızı ışık ihlali de yapmadan pozisyon almaktır. Çin, İran’a söylemsel ve diplomatik destek sunuyor; rejim değişikliği fikrine karşı çıkıyor, Körfez’in güvenliğini de ayrıca vurguluyor. Bu, İran’a koşulsuz askerî sadakat değil; “egemenlik”, “istikrar” ve “hukuk” ekseninde şartlı bir bağlılık biçimidir.

Buradan hareketle, Çin’in bu savaşta izlediği stratejiyi şöyle özetlemek mümkündür. İlk olarak ABD-İsrail saldırılarını açıkça hukuksuz ilan etmek. İkinci olarak uzun süredir savunduğu egemenlik ve içişlerine karışmama ilkesini İran dosyasında da sürdürmek. Buna rağmen İran’ı tamamen yalnız bırakmayarak diplomatik ve normatif koruma sağlamak. Son olarak da İran için savaşa girmeyi değil, İran dosyasını daha büyük bir bölgesel yangına dönüşmeden yönetmek.

Bu noktada kadim Çin felsefesi önemli bir arka plan sunmaktadır. Konfüçyüsçü çizgide “yi” yani doğruluk/hakkaniyet, sade güç kullanımından üstündür; “li” yani düzen ve usul ise eylemin meşru şeklini belirler. Bir başka ifadeyle, haklı olmak yetmez; doğru biçimde hareket etmek gerekir. Çin’in İran meselesinde hukuku, egemenliği ve diplomatik usulü sürekli vurgulaması, tam da bu Konfüçyüsçü damara yaslanır. Pekin, “İran’a destek” ile “kuralsız bloklaşma” arasında ayrım yapmaktadır. Bu yüzden sadakatini kurallarla çerçevelemekte ve duygusallığa yer vermemektedir. Bu, çağdaş diplomaside Konfüçyüsçü bir disiplin olarak okunabilir.

Çin kültürünün temel felsefesini oluşturan bir diğer önemli kavram olan wu wei çoğu zaman yanlış anlaşılmaktadır. Kabaca “hiçbir şey yapmamak” olarak Türkçeye çevrilen bu kavram aslında zorlama yoluyla sistemi daha da bozmadan etkili olmak demektir. Çin’in Ortadoğu’da doğrudan askerî güç kullanmadan, diplomatik kanalları, enerji güvenliğini, bölgesel temasları ve uluslararası hukuku öne çıkarması, wu wei’nin modern jeopolitik yorumu gibi görülebilir. Yani Pekin’in mantığı şudur: Her krize tankla cevap vermek güç değildir; bazen fazla güç kullanımı, stratejik körlüktür. Çin’in İran konusunda kendini frenlemesi bu nedenle korkaklık değil, düzeni tamamen çökertecek bir hamleden kaçınma tercihidir.

Çin’in İran politikasına Sun Tzu’nun Savaş Sanatı açısından bakarsak da tablo nettir: En iyi zafer, savaşmadan elde edilendir; en kötü strateji ise öfkeyle ve hazırlıksız biçimde cepheyi büyütmektir. Buna göre Çin’in söylemde sert ama angajmanda sınırlı kaldığı düşünülebilir. Çünkü Pekin açısından asıl tehdit yalnızca İran’ın zayıflaması değil; Hürmüz’ün kapanması, enerji akışının bozulması, bölgenin parçalanması ve Çin’in büyük güç rekabetine zamansız çekilmesidir. Mart 2026 itibarıyla çatışmanın Hürmüz üzerinden küresel enerji piyasalarını sarstığı ve Trump yönetiminin Çin’den deniz güvenliği konusunda destek beklediği de haberleştirildi. Bu da Çin’in neden askerî maceradan çok istikrarı öncelediğini göstermektedir.

Dolayısıyla Çin’in İran politikasını “pasiflik” diye etiketlemek eksik kalır. “Kırmızı ışık teorisi” burada kritik bir noktadır. Pekin, İran uğruna kırmızı ışıkta geçmiyor; ama kavşağı da terk etmiyor. Krize giriyor, fakat kontrollü giriyor. Kınama yapıyor, diplomasi yürütüyor, egemenlik savunuyor, fakat savaşı sahiplenmiyor. Bu strateji, Çin’den daha çok bekleyenler açısından biraz hayal kırıklığı yaratıyor olsa da bu kurallı, hesaplı ve sınırlarını bilen tavrın kökenlerini kadim Çin tarihi ve felsefesinde aramak gerekmektedir.

Doç. Dr. M. Ali Koçakoğlu

Harran Üniversitesi


[1] http://opinion.people.com.cn/n1/2026/0317/c461529-40683058.html