3 hafta önce Genel
3 hafta önce Genel
4 hafta önce Genel

" Kurallara-Dayalı Uluslararası Düzenin Geleceği; tekrardan tesis mi edilecek, elden mi geçirilecek yoksa yerine yenisi mi getirilecek? İncek Tartışmaları, 3 Aralık 2025 günü ‘Kurallara-Dayalı Uluslararası Düzenin Geleceği' konusunu ele aldı. Konuşmacılar: Em. Büyükelçi Onur Öymen, E. Korg. Nazım Altıntaş ve gazeteci Tülin Daloğlu’ydu. Oturum Dr. Haldun Solmaztürk tarafından yönetildi ve seçkin bir Türk ve yabancı uzmanlar grubu tartışmaya katkıda bulundu. Aşağıdaki ‘Raportör Özetinde’ yer alan hususlar ve değerlendirmeler, herhangi bir konuşmacı veya katılımcının birebir görüşlerini veya tüm katılımcıların fikir birliğine ulaştığı görüşleri yansıtıyor şeklinde algılanmamalıdır. Tartışma ‘kaynak göstererek yazılmamak kaydıyla’ icra edilmiştir. (Bu metin, Raportör Özetinin kısaltılmış ve dipnotlar çıkartılmış şeklidir.) İNGİLİZCE ASLININ TERCÜMESİDİR. Arka plan Kurallara-dayalı uluslararası düzen, diğer adıyla ‘liberal düzen’, II. Dünya Savaşı'nın ardından kurulmuştur. Bu düzen, başta Birleşmiş Milletler, BM Güvenlik Konseyi ve BM Sözleşmesi olmak üzere belirli uluslararası kurumlar, kurallar ve normlara dayanır. 1990'ların sonlarından itibaren, bazı karar vericiler, yarım yüzyıl önce oluşturulan sistemin artık ulusal çıkarlarına en iyi hizmet eden bir sistem olmadığını düşünmeye başladılar ve sonuçta yerleşik kurallara uymayı ve geleneksel normlara saygı göstermeyi bıraktılar. … İncek Tartışmaları, Nisan 2017'de, ‘Liberal düzenin dağılmasının uluslararası ilişkiler ve Türk dış politikası üzerindeki etkisini’ ele aldı ve şu sonuca vardı: "Türkiye gibi dünya da 1960'lardan bu yana en ciddi küresel siyasi krizin pençesindeydi. … Demokratik rejimler anti- demokratik alternatiflerle tehdit edildiği gibi, liberal uluslararası sistem de tek taraflılık, korumacılık, kısa vadeli çıkarlar ve popülizme dayalı illiberal alternatiflerle tehdit ediliyordu. … [Ancak] 'Yaklaşan felaketin korkusu', bütün dünyadaki demokratik güçleri, demokrasiye ve gerçek bir liberal uluslararası düzenin ortaya çıkmasına engel olan ciddi sorunlarla yüzleşmek için harekete geçirmişti. … Demokrasinin ve liberal uluslararası düzenin geleceği daha parlak görünüyordu." [Ne yazık ki] Bu henüz gerçekleşmemiştir. İkinci Trump yönetimi, BM Güvenlik Konseyi'nin rolünü—ve yetkisini—ve Başkan Trump'ın kendisi de BM Genel Sekreteri'ninkini fiilen devraldı. … İncek Tartışmaları konuyu yeniden ele aldı ve kurallara-dayalı düzenin geleceğini tartıştı. Şimdi bulunduğumuz noktaya nasıl geldik? Dünya son 25 yılda, Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Ukrayna ve Gazze'de 'kuralların' açıkça ihlal edildiğine tanık oldu. Ama BM Sözleşmesi’nin—amaç ve ilkelerinin—bu tür ihlalleri, daha 1940'ların sonlarında başlamıştı. Güç kullanımına başvurmak için ‘meşru müdafaa’ genel bir bahane olarak, uluslararası hukuk da içinden seçim yapılacak bir 'alet kutusu' olarak kullanıldı. Krizler, farklı ulusların ulusal çıkarlarına hizmet etmek üzere tasarlandı, yaratıldı ve yönetildi. 'Güvenlikleştirme' denilen kavram, ulusal çıkarlarla ilgili kararlara hakim oldu. … Gazze, II. Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan 'düzen' açısından insanlık tarihinde bir kırılma noktasıydı. Hem 7 Ekim'deki acımasız Hamas saldırısı hem de buna orantısız bir şekilde karşılık veren ve soykırım boyutuna ulaşan İsrail tepkisi, çaresiz bir dünya ve işlevsiz bir BM dehşet içinde izlerken, kurallara dayalı uluslararası düzenin sonunu getirdi. … Düzen çöküyor Uluslararası ortam artık Hobbesvari bir ‘doğal duruma’ ve kurallara-dayalı düzen de çıkara- dayalı bir düzene dönüşüyor. 'İyi niyetli hakim güç', liderlik rolü ve sorumluluklarından—ve de eski kuralların kısıtlamalarından—istifa etmiştir. … Trumpvari Amerikan 'devrimi' Avrupa'yı böldü ve kutuplaştırdı. …'aşırı sağcı' hareketlere, liberal değerler pahasına, giderek daha olumlu bir yaklaşım sergileniyor. Bu, illiberal popülizmle karakterize edilen ve halen sürmekte olan demokrasinin geri dalgasıdır. … Kurtarılacak mı, revize mi edilecek yoksa değiştirilecek mi? …On yıllar önce tasarlanan düzenin doğasında kusurlar vardı. Eşitliği savunuyordu, ancak pratikte güç asimetrilerini koruyor ve güçlendiriyordu. Artık bugün yaşadığımız dünyanın ihtiyaçlarına cevap vermiyor. Eski düzenin 'kurtarılması' bir seçenek değil. Eski sistemin yerine sıfırdan yeni, alternatif bir sistem kurmak 'ulaşılamaz bir hedef' gibi görünüyor. Geriye kalan tek seçenek, eski düzeni gözden geçirmek ve yeniden yapılandırmak. Nasıl bir düzen.? Eski düzen—kurumları, normları ve kurallarıyla—katı ve gelişmelere, koşullara duyarsızdı. Daha pragmatik, esnek ve çoğulcu bir biçimde yeniden tasarlanmalıdır. Her şeyden önce, hepimiz ‘medeniyetçi’ kalıpların ötesine geçmeli ve karşılıklı saygı ve ortak çıkara dayalı küresel ortaklıklar kurmalıyız. … Çoğulcu, çok taraflı bir küresel düzen—tam anlamıyla demokratik olmasa da—iş birliğini teşvik edecek ve değişime daha açık, duyarlı ve dirençli olacaktır. … Uluslararası kurumlar reforme edilmelidir; BM ve diğer uluslararası kuruluşlar içindeki güç yeniden dengelenmelidir. Çabalar, öncelikli olarak, BM Güvenlik Konseyi reformuna odaklanmalıdır. … BM reformu …Reform fikirleri, yöntemsel reform yanında, Güvenlik Konseyi'nin yeniden yapılandırılması ve Genel Kurul'un—daimi üyelerin vetoyla Konsey’i felç etmelerini önlemek üzere—Konsey kararlarını geçersiz kılma yetkisine sahip olması etrafında toplanmaktadır. Bu çözüm hem güçlü bir Güvenlik Konseyi'ne hem de güçlü bir Genel Kurul'a dayanacaktır. Bu nedenle, Güvenlik Konseyi reformu, Konsey’in genişletilmesini—daimi ve geçici üyelerin sayılarının artırılmasını, 'veto yetkisinin' sınırlandırılmasını, daha işbirlikçi çalışma yöntemlerini ve devlet-dışı aktörlerin de çalışmalara dahil edilmesini içerecektir. … Yarım yüzyıl önce toplanan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİT) başarılı bir örnek sunmaktadır. Hem 'siyasi irade' hem de 'liderlik' mevcut olduğu sürece, bu yine yapılabilir. Bunu kim yapacak? Küresel ölçekte bir 'liderlik' krizi, reformu engellemektedir. … Birleşmiş Milletler üyelerinin—özellikle Güvenlik Konseyi daimi üyelerinin—reformu gerçekten benimseyip benimsemeyeceği henüz belli değildir. … Küçük ve gelişmekte olan devletler de seyirci kalamazlar; ama bunu tek başlarına da—bireysel olarak ya da gruplar halinde—yapamazlar. Hem büyük güçlerin hem de ‘orta büyüklükte’ güçlerin koalisyon halinde ortak bir iradesine ihtiyaç var ki bu da liderliğin bir fonksiyonudur. … En önemli faktör, küresel liderlik kapasitesinin yokluğu gibi görünüyor. Oraya nasıl ulaşılabilir? ...bazı üyelerin, reforme edilmiş bir düzene olan bağlılıklarını göstererek, örnek olarak öncülük yapmaları gerekiyor. Sistemin eski garantörlerinden bazılarının bu bozulmaya öncülük etmesi, caydırıcı bir sorun teşkil ediyor. Geleceğin nasıl şekillendirileceğinin hazır bir formülü yok, ancak eski liderlik—ve liderler—yeni bir liderlik ve liderlik tarzıyla değiştirilmelidir. Büyük güçler bu görevi üstlenmeye ya isteksiz ya da yetersiz olduklarından, orta büyüklükte güçlerin devreye girip harekete geçme zamanı gelmiştir. Orta güçlerin liderlerinin, esnek bir devletler ağından oluşan bir 'istekliler koalisyonu' kurmaları gerekiyor. Ancak bu hem ilgili kamuoylarının desteğini kazanmayı hem de büyük güçlerin—en azından bazılarının—katılımını sağlamayı gerektirecektir. Her ikisi de büyük zorluklar içermektedir. … Sivil toplum, özellikle düşünce kuruluşları ve kanaat önderleri—üniversitelerin desteğiyle—sözel eylem yoluyla ‘ötekileri’ olumlu bir şekilde sunarak ve dünya ulusları arasında bir birlik duygusu yaratarak, reform amacını anlatmada kritik bir rol oynayacaktır. Geçiş döneminde, orta büyüklükteki güçler istikrar sağlayıcı unsurlar olarak hareket ederken, büyük güçler arasında diyalog ve iletişim de sürdürülmelidir. … Ancak günün sonunda, en çok ihtiyaç duyulan liderlik ortada yoktur. Çünkü, uluslararası bir duruşa, belli bir saygı ve güvene sahip, ideolojik kaygılardan arınmış, demokratik değerleri içselleştirmiş, uluslararası bir çabaya liderlik edecek makul zaman ve yeteneğe sahip bir lider—veya liderler grubu—mevcut değildir. … Addendum (3 Ocak 2026) … Bu tartışmanın yapıldığı 3 Aralık 2025'ten bu yana önemli gelişmeler yaşandı. Bu gelişmeler büyük ölçüde ve endişe verici bir şekilde tartışmanın bulgularını ve tahminlerini doğruluyor. …ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi 4 Aralık 2025'te yayınlandı. Bu strateji, Demokratlar iktidara gelse veya Kongre'nin kontrolünü ele geçirseler bile, ABD'nin genel politika istikametinin muhtemelen değişmeyeceğini ve liberal uluslararası düzen gibi bir kaygısının olmayacağını gösteriyor. … Başkan Trump, 9 Aralık'ta Politico’ya verdiği bir röportajda, ‘çürüyen’ Avrupa ülkelerini ve ‘zayıf’ liderleri eleştirdi. Onları aşağılayıcı bir şekilde ‘zayıf’, “Siyasi bağlamda çok doğrucu” ve “Ne yapacaklarını bilmeyenler" olarak nitelendirdi. Macaristan ve Polonya'yı hariç tutarak, Avrupa'nın göçmenler konusunda yaptıklarının ‘felaket’ olduğunu söyledi. … Başkan Trump, 21 Aralık'ta Grönland'a bir ‘özel elçi’ atadı. BBC'ye verdiği bir röportajda, stratejik konumu ve mineral zenginliğine atıfta bulunarak, ABD'nin Grönland'a ‘ulusal savunma’ için ‘ihtiyacı’ olduğunu ve "Ona sahip olmaları gerektiğini" söyledi. ...Başkan Trump, 2 Ocak 2026'da—BM ya da Güvenlik Konseyi'nden söz etmeksizin—İranlı yetkilileri şu şekilde uyardı: "İran, barışçıl protestocuları vurup şiddet kullanarak öldürürse, ki bu onların alışkanlığıdır, Amerika Birleşik Devletleri onların yardımına koşacaktır. Silahlarımız dolu ve hazırız. Bu konuya gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederiz!" ...Amerika Birleşik Devletleri, 3 Ocak 2026'da bir Amerikan mahkemesi tarafından çıkarılan bir ‘cezai tutuklama emrine’ dayanarak ‘uyuşturucu terörizmi’ suçlamasıyla yargılanmak üzere büyük çaplı bir askeri operasyonla Venezuela Devlet Başkanı'nı kaçırdı. Başkan Trump, ABD'nin Venezuela'yı yöneteceğini, Amerikan petrol şirketlerini—askeri destekle—konuşlandıracağını, üretimi artıracağını, Venezuela petrolünü satacağını ve paranın bir kısmını "O ülkenin bize verdiği zararların tazminatı" olarak alacağını söyledi. Bu, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi Md. 2(4)’ün açık bir ihlaliydi. Sözün özü: Rusya'nın 2022'de Ukrayna'yı işgali, 2024'te İsrail ve İran arasında yaşanan füze saldırıları, 2025'te Amerika'nın İran nükleer tesislerine yönelik saldırısı, Hamas'ın 7 Ekim saldırısı ve İsrail'in Gazze'deki davranışları ve son olarak Amerika'nın Venezuela'ya yönelik saldırganlığı ile Danimarka, Meksika, Kolombiya, Küba ve hatta Kanada'ya yönelik sözlü tehditlerinin toplam etkisi kurallara-dayalı uluslararası düzenin sonunu getirmiştir. Dünyanın dört bir yanındaki halklar yeniden düzenlenmiş ‘kurallara-dayalı’ bir düzeni istemektedir, ancak liderlik işlevinin yokluğu ve mevcut kaosun belirsiz bir süre daha devam edecek olması insanlığın trajedisidir."

4 hafta önce Genel

"_________________________________________________________________________________________ INSIGHT The Future of the Rules-based International Order; to be restored, revised or replaced? Incek Debates, on 03 December 2025, discussed ‘The Future of the Rules-based International Order’. Speakers were Amb. Onur Öymen (retd), Ms. Tülin Daloğlu, LTG Nazım Altıntaş (retd) and Prof. Dr. Hasan Ünal. The session was chaired by Dr. Haldun Solmaztürk and participated by a group of experts and professionals as well as members of the diplomatic corps resident in Ankara. This Rapporteur’s Summary does not necessarily reflect particular viewpoints expressed by any one panelist, nor those of any one or of all the participants in consensus. The debate was off-the-record. THIS IS NOT A COMPREHENSIVE PAPER ON THE SUBJECT, NOR MINUTES OF THE DEBATE, BUT ONLY RAPPORTEUR’S SUMMARY OF THE DEBATE, UPDATED AS OF 3 JANUARY 2026 (This is an abridged version of the Rapporteur's summary, with footnotes removed) Background The rules-based international order (RUBIO) also known as the ‘liberal order’ was established in the aftermath of WWII. It was based on certain international institutions, rules and norms—primarily the United Nations, UN Security Council and the UN Charter as well as others. Starting in the late 1990s, some decisionmakers came to believing that the system created half a century ago was no longer the best system that would serve their national interests. As a result, they stopped following established rules and respecting conventional norms. … The Incek Debates, in April 2017, discussed ‘How the disintegration of the liberal order impacted upon international relations and Turkish foreign policy’ and came to the conclusion that “Like Turkey, the world was in the grip of the most serious global political crisis since the 1960s. … Just as democratic regimes were threatened by anti-democratic alternatives, liberal international system was threatened by illiberal alternatives based on unilateralism, protectionism, short term interests and populism. … [However] The ‘fear of impending doom’ had mobilized democratic forces world wide to face the powerful challenge to democracy and to the emergence of a genuine liberal international order. … The future of democracy—and the liberal international order—looked brighter”. This is yet to happen. The second Trump administration effectively took over the role—and the authority—of the UN Security Council and President Trump himself that of the UN Secretary General. … Incek Debates revisited the subject and discussed the future of the rules-based order. … How did we get where we are now? In the course of the last 25 years the world has witnessed blatant violations of the ‘rules’ in Afghanistan, Iraq, Libya, Syria, Ukraine and Gaza. But such violations of the UN Charter—its purposes and principles—had already started as early as the late 1940s. Self- defence was used as a blanket excuse and international law as a ‘tool box’ to resort to the use of force. Crises were designed, created and managed to serve the national interests of individual nations. So-called ‘securitization’ came to dominate the decisions regarding national interest. … Gaza was a breaking point in the history of the mankind in terms of the ‘order’ established after WWII. Both the brutal Hamas attack of October 7 and the disproportionate Israeli response to it which escalated to the scale of a genocide, while a helpless world—and incapacitated UN—watching in horror doomed the rules-based international order. … The order is collapsing The international environment is now a Hobbesian state of nature, and the rules-based order is turning into an interest-based order. The one ‘benevolent hegemon’ has resigned from the leadership role and responsibilities—as well as constraints of the old rules. … The Trumpian American ‘revolution’ has divided and polarized Europe. …there is an increasingly favorable approach to ‘far rigth’ movements at the expense of liberal values. It is an ongoing reverse wave of democratization, characterized by illiberal populism. … Restored, revised or replaced.? … The order as it was designed decades ago, had inherent flaws. It upheld equality but in practice it maintained and reinforced power asymmetries. It no longer responds to the needs of the world we live in today. ‘Restoring’ the kind of old order is not an option. Building a new, alternative system—to replace the old one—from scratch looks like a ‘bridge too far’. The only remaining option sounds like revising and reforming the old order. What kind of order.? The old order—with its institutions, norms and rules—was rigid and unresponsive. It should be redesigned in a more pragmatic, flexible and pluralistic form. First of all, we all need to look past civilizational patterns and establish global partnerships that are based on mutual respect and common good. … A pluralistic, multilateral global order—not necessarily strictly democratic—would foster cooperation and would be more adaptable, responsive, and resilient. … International institutions must be reformed; the power within the UN and other international bodies needs to be (re)balanced. Efforts, as a matter of priority, should focus on reforming the UN Security Council. … UN reform …Reform ideas, along with procedural reforms, revolve around re-structuring the Security Council and empowering the General Assembly to override the Security Council decisions to prevent permanent members from exploiting their veto rights paralyzing the Council. It would rely on both a strong Security Council and a strong General Assembly. Hence, the UN Security Council reform involves enlargement, that is increasing the number of permanent and non-premanent members, limiting the use of ‘veto power’, adopting more collaborative working methods and involving non-state actors. … The convening of the Conference on Security and Cooperation in Europe, half a century ago offers a successful example. Provided that both the ‘political will’ and the ‘leadership’ are there, it can be done. Who will do it? A global scale crisis of ‘leadership’ is standing in the reform’s way. … Whether the members of the United Nations—particularly the permanent members of the Security Council—will really embrace reform remains to be seen. … Small and developing states too, cannot possibly remain as bystanders; likewise, neither can they do it on their own—individually or in groupings. There must be a common will of both major powers and the so-called middle powers in coalition which is a function of leadership. The single critical factor appears to be the absence of a global leadership capacity. How to get there? …some members have to lead the way by example, by displaying their commitment to a reformed order. The simple fact that the deterioration was led by some of the former guarantors of the system presents a daunting problem. There is no blueprint on how to shape the future but the former leadership—and leaders—has to be replaced by a new leadership—and leadership style. Since major powers are either unwilling or unable to take on the job, it is time for middle powers to step in and to act. Middle powers’ leaders need to build a ‘coalition of the willing’ composed of a flexible network of states. Yet, this would require both gaining support of respective publics and engagement of the great powers—at least some of them. Both represent daunting challenges. … Civil societies, particularly think thanks and opinionmakers—supported by academia—would play a critical role in spreading the word by ‘discursive action’ to frame the ‘others’ in favorable terms and portraying a sense of unity among nations of the world. Through the transition period, while middle powers act as stabilising agents, dialogue and communication need to be maintained between the great powers. … However, at the end of the day, the leadership that is critically needed is nowhere in sight. Because there is no leader—or group of leaders—with an international standing, commanding a certain degree of respect and trust, having internalized democratic values free from ideological preoccupation, with reasonable time and ability to lead an international effort. … Addendum (3 January 2026) Major developments took place since this debate was held one month ago, on 03 December 2025. They largely—and ominously—confirm the findings and forecasts of the debate. …The new US National Security Strategy was released on 4 December 2025. It indicates that overall policy direction of US—divorced from liberal internationalism—is likely to continue, even if the democrats come to power or take control of the Congress. … On 9 December, in an interview with Politico, President Trump criticised “decaying” European countries and “weak” leaders. He pejoratively said that they were “weak”, wanted to be “so politically correct” and “They did not know what to do”. While singling out Hungary and Poland, he warned that what Europe was doing with immigration was a “disaster”. … On 21 December, President Trump appointed a special envoy to Greenland. In a BBC interview, citing its strategic location and mineral wealth, he said the US “needed” Greenland for “national protection” and that “We have to have it”. …President Trump, on 2 January 2026—without any reference to the UN or the Security Council—warned Iranian authorities that, “If Iran shots and violently kills peaceful protesters, which is their custom, the United States of America will come to their rescue. We are locked and loaded and ready to go. Thank you for your attention to this matter!”. …The United States, on 3 January 2026, captured the President of Venezuela by a large- scale military operation, to stand trial on charges of ‘narco-terrorism’ based on a ‘criminal warrant’ by an American court. President Trump said that US would run Venezuela, deploy American oil companies—with military back up, increase production, sell Venezuelan oil and get some of the money as “Reimbursement for the damages caused us by that country"". This was an open violation of the Charter of the United Nations, Article 2(4). Bottom line: The combined effects of the 2022 Russian invasion of Ukraine, the exchange of missile salvos between Israel and Iran in 2024, American attack on Iranian nuclear facilities in 2025, Hamas’s 7 October attack and Israel’s conduct in Gaza and finally American aggression against Venezuela as well as verbal threats to Denmark, Mexico, Colombia, Cuba and even Canada have doomed the rules-based international order. The peoples around the world are ready for a reformed order, however it is a tragedy of humanity that leadership function is absent and the current chaos will continue for an indefinite period of time to come."

1 ay önce Genel

" 3 Ocak 2026 tarihinde ABD bağımsız bir ülkenin başkentinde operasyon yaparak ülkenin cumhurbaşkanını ve eşini evinin yatak odasında silahlı bir operasyonla tutuklayıp ABD’ye götürdü ve orada yasadışı madde ticareti yapmaktan ABD kanunlarına göre yargılayacağını tüm dünyaya duyurdu. ABD’de evinize hele de yatak odanıza zorla giren birini öldürmeniz suç değil aksine mülkiyet ve mahremiyetinize karşı yapılmış bir saldırı altında başka birini öldürmeniz size verilmiş bir hak neredeyse. ABD kanunları bireyin mülküne izinsiz olarak girmenin ölümcül bir suç olduğunu kabul ediyor ancak kendisinin başka bir ülkenin cumhurbaşkanını ülkenin sınırlarını, ülkenin cumhurbaşkanının evinin ve yatak odasının mahremiyetini hiçe sayarak bu suçları işlemesini makul görebiliyor. Televizyon ekranlarında Nicolas Maduro’nun kelepçeli hâlinin dolaşıma sokulması, yalnızca bir devlet başkanının aşağılanması değil; aynı zamanda ABD’nin demokrasi ve insan hakları söylemi arkasına gizlediği jeopolitik niyetlerin de açık bir ifşasıdır. Bu görüntüler, ABD’nin uzun süredir Venezuela üzerinde yürüttüğü baskı politikasının bir “ahlaki müdahale” değil, çok daha çıplak bir güç mücadelesi olduğunu göstermektedir. Asıl hedefin, bir yandan Çin’in Latin Amerika’daki etkisini kırmak, diğer yandan Venezuela’nın petrol ve maden zenginlikleri üzerinde yeniden kontrol sağlamak olduğu artık inkâr edilemez bir noktaya gelmiştir. ABD’nin Venezuela’ya yönelik söylemi yıllardır aynıdır: demokrasi eksikliği, otoriterleşme ve insan hakları ihlalleri. Ancak aynı ABD’nin, çok daha ağır insan hakları siciline sahip rejimlerle stratejik ortaklıklarını sürdürmesi, bu söylemin ne kadar seçici ve araçsal olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle Venezuela örneği, demokrasi adına yapılan bir müdahaleden ziyade, “dışı tatlı içi acı” bir dış politika pratiğinin tipik bir tezahürü olarak okunmalıdır. Bu konudaki söylem oldukça tatlıdır; özgürlük, halk iradesi, hukuk ve acımasız diktatörün hazin sonu. Fakat uygulamaya bakıldığında, yaptırımlar, ekonomik boğma ve rejim değişikliği tehditleriyle bir ülkenin siyasal ve ekonomik dokusu bilinçli biçimde tahrip edilmektedir. Bu müdahalenin arka planında yalnızca Maduro yönetimiyle ideolojik bir hesaplaşma yoktur. Burada temelde 2 boyut öne çıkmaktadır. Bu boyutlardan ilki, Çin’in son yirmi yılda Venezuela üzerinden Latin Amerika’da kurduğu ekonomik ve siyasi varlıktır. Çin, 2000’lerin sonundan itibaren Venezuela’ya sağladığı on milyarlarca dolarlık finansmanla, enerji sektöründe uzun vadeli ortaklıklar kurmuş; petrol sahalarına, altyapıya ve madenciliğe yönelmiştir. Bu süreç, ABD’nin bölgeyi kendi “arka bahçesi” olarak gören geleneksel yaklaşımıyla açık bir çelişki yaratmıştır. Washington açısından Venezuela, yalnızca sorunlu bir rejim değil; Çin’in ABD etki alanına sızdığı stratejik bir kapıdır. Dolayısıyla bugün tanık olunan müdahale girişimleri, yalnızca Maduro’yu devirmeyi değil; Çin’in bölgedeki ekonomik ve siyasi nüfuzunu geriletmeyi hedeflemektedir. ABD yanlısı bir yönetim değişikliği, Çin ile yapılan enerji ve maden anlaşmalarının gözden geçirilmesi, hatta iptal edilmesi anlamına gelecektir. Bu da Çin’in hem ciddi ekonomik kayıplar yaşaması hem de Latin Amerika’daki “güvenilir ortak” imajının zedelenmesi sonucunu doğuracaktır. ABD’nin bu hamlesi, klasik bir büyük güç rekabeti örneğidir yani; rakibin yalnızca askeri değil, ekonomik ve diplomatik mevzilerinin de dağıtılması. Ancak müdahalenin ikinci ve belki de daha belirleyici boyutu, Venezuela’nın sahip olduğu doğal kaynaklardır. Dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip olan Venezuela, aynı zamanda başta altın ve diğer stratejik madenler açısından da son derece zengindir. Yaptırımlar ve iç kriz nedeniyle üretimi düşmüş olsa da bu kaynaklar küresel enerji ve teknoloji rekabeti açısından hâlâ büyük bir potansiyel taşımaktadır. ABD’nin müdahalesiyle birlikte bu kaynakların yeniden Batı merkezli şirketlerin erişimine açılması, sürecin ekonomik mantığını daha da görünür kılmaktadır. Bu noktada demokrasi söylemi, yalnızca bir vitrin işlevi görmektedir. Türkçede tam olarak bu durumlar için kullanılmıyor olsa da ABD’nin gerçek niyeti göz önüne alındığında bu durumu çok iyi anlatan bir deyim vardır: “Kürkçü dükkânına dönmek.” ABD’nin Venezuela’ya yönelik politikası da tam olarak böyledir. Demokrasi, insan hakları ve özgürlük gibi süslü kavramlarla başlayan süreç, eninde sonunda yine petrol sahalarına, maden ruhsatlarına ve enerji jeopolitiğine çıkmaktadır. Söylem ne kadar değişirse değişsin, nihai adres aynı. Bu durum, liberal düzenin iddia ettiği evrensel ilkelerle değil; çıkar temelli bir güç düzeniyle işlediğini açıkça ortaya koymaktadır. Kendi Bindiği Dalı Kesmek Maduro’nun kelepçeli görüntülerinin özellikle servis edilmesi de bu bağlamda okunmalıdır. Bu görüntüler, yalnızca iç kamuoyuna değil; Çin’e ve Küresel Güney’deki diğer aktörlere verilmiş bir mesajdır: Batı’nın onaylamadığı bir siyasal çizgide ısrar eden liderler, eninde sonunda bu şekilde teşhir edilebilir. Bu, hukukun üstünlüğünden ziyade, caydırıcılık ve gözdağı siyasetidir. Ancak bu mesajın gelecekte ABD’ye ne kazandıracağı (aslında ne kaybettireceği) şüphelidir. Bu gösteri ile ABD orta ve uzun vadede kendi bindiği dalı kesiyor olabilir. Demokrasi adına yapılan bu gösteri, paradoksal biçimde demokratik değerlerin içini boşaltmakta ve ABD ile aynı retoriği savunan diğer Batı dünyası ülkeleri için ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Bu nedenle söz konusu görüntüler, ABD’nin geleneksel müttefikleri açısından yalnızca “sert güç” gösterisi değil, aynı zamanda rahatsız edici bir belirsizlik kaynağıdır. Avrupa’da uzun süredir savunulan hukuk devleti, masumiyet karinesi ve siyasal çoğulculuk ilkeleri, bu tür sembolik teşhir pratikleriyle ciddi bir sınamadan geçmektedir. ABD’nin kendi değerlerini bu kadar kolay askıya alabilmesi, Avrupalı kamuoylarında “liberal düzenin gerçekten ne kadar liberal olduğu” sorusunu kaçınılmaz kılmaktadır. Bu durum, ABD karşıtı aktörlerin argümanlarını güçlendirirken, ABD’ye yakın duran siyasi elitleri de savunulması giderek zor bir pozisyona itmektedir. Zira demokrasi söylemiyle yapılan bu tür gösteriler, müttefik ülkelerin vatandaşları nezdinde korku ve güvensizlik üretmekte; “kurallara dayalı sistemin” aslında kuralların kim için geçerli olduğu sorusunu daha yüksek sesle sordurmaktadır. Daha da önemlisi, bu görüntüler ABD’nin uzun yıllardır inşa etmeye çalıştığı yumuşak gücün altını oymaktadır. Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin küresel liderliğini meşrulaştıran temel unsur, askeri ve ekonomik kapasitesinden ziyade, hukuka dayalı bir düzen vaadiydi. Bugün ise kelepçeli lider görüntüleri, bu vaadin yerini açık bir güç siyasetine bıraktığını ima etmektedir. Bu durum, ABD’nin rakiplerini sindirmekten çok, müttefiklerinin bile mesafeli ve temkinli davranmasına yol açabilecek bir etki yaratmaktadır. Liberal düzenin sürekliliği açısından asıl risk de tam burada ortaya çıkmaktadır: Eğer düzenin savunucusu olarak görülen aktör, kendi iddia ettiği değerleri bu denli görünür biçimde ihlal ederse, o düzenin ahlaki ve siyasi taşıyıcılığı da kaçınılmaz biçimde zayıflar. Son kertede Venezuela örneği, ABD’nin kısa vadeli caydırıcılık kazanımları uğruna uzun vadeli meşruiyetini riske attığını göstermektedir. Bu tür sembolik güç gösterileri, Çin ve Küresel Güney’e gözdağı vermeyi amaçlasa da, aynı zamanda Avrupa’dan Asya’ya kadar uzanan geniş bir müttefik coğrafyada “ABD’nin yanında durmanın maliyeti” tartışmasını tetiklemektedir. Dolayısıyla mesele, yalnızca Maduro’nun akıbeti ya da Venezüela’nın geleceği değildir; asıl mesele, ABD’nin liderliğini üstlendiğini iddia ettiği düzenin, kendi iç tutarlılığını ne ölçüde koruyabildiğidir. Bu sorunun yanıtı, önümüzdeki dönemde transatlantik ilişkilerin niteliğini ve küresel güç dengelerinin yönünü belirleyecek temel unsurlardan biri olacaktır. Sonuç olarak ABD’nin Venezuela müdahalesi ne bir demokrasi mücadelesi ne de yalnızca bir rejim değişikliği operasyonudur. Bu hamle, bir yandan Çin’in Latin Amerika’daki etkisini kırmayı, diğer yandan Venezuela’nın petrol ve maden zenginliklerini yeniden Batı merkezli sisteme entegre etmeyi amaçlayan çok katmanlı bir güç girişimidir. Venezuela örneği, “kurala dayalı liberal düzen” iddiasının, çıkarlar söz konusu olduğunda ne kadar hızlı bir biçimde askıya alınabildiğini sadece Çin ve Küresel Güney’e değil aynı zamanda başta Avrupa devletleri olmak üzere Batı yanlısı birçok ülkeye gösteren çarpıcı bir vaka olarak tarihe geçmektedir."

1 ay önce Genel

Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi (YDAM) olarak paylaştığımız bu videoda; Çin'in ""Yüksek Kaliteli Kalkınma"" stratejisi, teknolojik özgüven hamleleri ve ""Ortak Refah"" vizyonunun detayları ele alınıyor. Bu süreçte atılacak yeni adımların, sadece Çin ekonomisini değil, küresel ticareti ve yatırım ortamını nasıl şekillendireceğini bu videoda bulabilirsiniz. Bu plan, Çin'in dışa açılma politikasını sürdürerek küresel ekonomiyle entegrasyonunu derinleştireceğini ve ""Kuşak ve Yol"" girişimi kapsamında işbirliği fırsatlarını artıracağını teyit etmektedir.

1 ay önce Genel

"Çin’i anlamak isteyenler genellikle iki yere bakar: büyüme rakamları ve dış politika hamleleri. Oysa Çin, kendini sadece istatistiklerle değil, cümlelerle de yönetir. Hatta bazen cümleler, rakamlardan daha belirleyicidir. Çünkü Çin’de slogan, bir “süs” değil; bir siyaset tekniğidir. “Sloganlar bütün her şeyi söyler.” Bu cümle, Çin’i anlamaya çalışan herkes için şaşırtıcı derecede açıklayıcıdır. Çin’de sloganlar yalnızca duvarlara yazılan kısa cümleler, mitinglerde tekrarlanan ritmik ifadeler ya da propaganda afişlerine iliştirilen süsler değildir. Çin’de slogan, bir yönetim tarzıdır; bir yön duygusudur; hatta çoğu zaman bir ülkenin gelecek tasavvurunun “kısa kodu”dur. Bu yüzden “Çin nasıl bu kadar hızlı değişti?” sorusuna verilecek en pratik cevaplardan biri şudur: Çin’i, liderlerin ürettiği sloganlar üzerinden okuyun. Çünkü sloganlar yalnızca propaganda değil; aynı zamanda bir yol haritasıdır. Bugün Çin’in hikâyesi iki büyük döneme ayrılarak anlaşılır: Deng Xiaoping’in başlattığı “Reform ve Açıklık” çağı ve Xi Jinping’in “Çin Rüyası”yla görünür kıldığı yeni dönem. Bu iki dönemi birbirine bağlayan şey ise sloganların diliyle kurulan, adım adım ilerleyen bir dönüşüm programıdır. Çin’de slogan ne işe yarar? Slogan, Çin’de çoğu zaman “kısa formda devlet aklı”dır. Dört karakterli, kolay ezberlenen, ritmi olan ifadeler… Bazen de rakamlarla paketlenmiş program maddeleri: “Dört ilke”, “Üç temsil”, “Sekiz kural”, “Dört kavram”… Bu form tesadüf değildir. Çünkü Çin, çok büyük bir coğrafyada, çok büyük bir nüfusta, farklı sınıfsal ve bölgesel gerçeklikleri tek bir siyasi merkeze bağlamaya çalışır. Sloganlar, tam burada devreye girer: karmaşık hedefleri tek cümleye sığdırır; yönetimi “tek sesli” hale getirir; bürokrasiyi aynı hatta sokar. Üstelik günümüzde sloganlar yalnızca duvarda değil: sosyal medyada, popüler şarkılarda, çizgi karakterlerde, kısa videolarda dolaşır. Klasik propaganda modernleşmiştir; slogan da “format değiştirerek” yaşamaya devam eder. Deng dönemi: “Fareyi yakala, renk önemli değil” 1978, Çin’in yön değiştirdiği yıldır. Deng Xiaoping’in “Reform ve Açıklık” programı, Çin’in yoksul bir tarım toplumundan, dünya üretim zincirinin merkezine doğru yürüyüşünü başlattı. Deng’in asıl devrimi, ideolojiyle ekonomi arasındaki ilişkiyi ters yüz etmesidir. Mao’nun döneminde siyaset ekonomiye komuta ediyordu. Deng’de ise kalkınma siyaset üzerinde belirleyici hale geldi. Bu zihniyeti en iyi anlatan söz şudur: “Fareyi yakaladıktan sonra kedinin siyah mı sarı mı olduğunun önemi yok.” Bu cümle, Çin’in “dışarıdan öğrenme” cesaretinin de kapısını açtı. Çin, ideolojik safiyet kaygısıyla değil, iş gören çözümlerle ilgilenmeye başladı. Kurum modelleri, finansal düzenlemeler, dış ticaret mekanizmaları… Dünya ne işe yarıyorsa, Çin onu aldı; kendi şartlarına uyarladı. Deng’in döneminin en karakteristik sloganlarından biri “Ekonomik gelişim tek demir kanundur” çizgisidir. Bu, “önce büyüme” mantığını resmileştirdi. Siyasi sistem sabit kaldı, ekonomi hızlıca dönüştürüldü. “Çin’e özgü sosyalizm”: Çelişki mi, formül mü? Deng’in en önemli ideolojik hamlesi “Çin’e özgü sosyalizm” söylemidir. Bu ifade iki şeyi aynı anda yapar: Birincisi, piyasa araçlarının kullanılmasını meşrulaştırır. İkincisi, bunun “liberal dönüşüm” değil “sosyalist modernleşme” olduğunu vurgular. Kısacası slogan, Çin’in hem içeride Parti meşruiyetini korumasına hem dışarıda ekonomik entegrasyonunu sürdürmesine yarayan bir köprü işlevi görür. “Bir ülke, iki sistem”: Egemenlik + esneklik Deng döneminin bir başka stratejik sloganı “Bir ülke, iki sistem” oldu. Hong Kong ve Macao’nun geri dönüşünü mümkün kılan bu yaklaşım, Çin’in egemenlik iddiasını güçlendirirken ekonomik esnekliği de korumayı hedefledi. Çin’in pragmatizmi burada çıplak biçimde görünür: “Tek model dayatmak” yerine “kontrollü farklılık” üzerinden bir bütünlük inşa etmek. Sert yüz: Tek çocuk politikası ve toplumsal maliyet Çin’in sloganlar dünyası yalnızca parlak hikâyeler anlatmaz. Tek çocuk politikasında kullanılan sert sloganlar, devletin toplumu “yeniden şekillendirme” kapasitesini ve bunun bedelini gösterir. Nüfus yaşlandı, cinsiyet dengesi bozuldu, aile yapısı ve sosyal psikoloji derinden etkilendi. Çin, yıllar sonra bu politikayı gevşetmek zorunda kaldı. Bu bize şunu gösterir: Çin’de slogan yalnızca kalkınma çağrısı değil; bazen “toplumsal disiplin” aracıdır. 1989 ve “düşük profil” stratejisi: Işığı gizlemek Tiananmen, Çin’in dünyayla ilişkisini yeniden tanımladığı bir kırılmadır. Aynı dönemde SSCB çökerken, liberal dünyanın “tarihin sonu” havası güçlenmişti. Çin için risk büyüktü: Hem içeride istikrarsızlık, hem dışarıda baskı. Bu ortamda Deng’in “24 karakter stratejisi” diye anılan yaklaşımı öne çıktı: “Uygun zamanı beklemek, ışığı gizlemek, öne geçmemek; fakat bir şeyler yapmak.” Bu slogan, Çin’in uzun süre “dünyayı ürkütmeden” güç biriktirme yöntemine dönüştü. Yani Çin, görünmeden büyümeyi, konuşmadan ilerlemeyi, iddia etmeden kapasite artırmayı tercih etti. Ara dönem: “Üç temsil” ve “uyumlu toplum” Deng sonrasında Jiang Zemin ve Hu Jintao dönemleri, Deng çizgisinin sürdürülmesi ama toplumsal maliyetlerin yönetilmesi olarak okunabilir. Jiang Zemin’in “Üç temsil” söylemi, Parti’yi daha teknokratik bir yapıya taşırken; Hu Jintao’nun “Uyumlu toplum” sloganı, artan eşitsizliklere ve sosyal gerilimlere karşı bir dengeleme arayışıydı. Konfüçyüsyan tını taşıyan “uyum” vurgusu, modernleşmenin yarattığı çatlakları ideolojik olarak onarma girişimiydi. Xi dönemi: Çin görünür oluyor 2012’de Xi Jinping geldiğinde, Çin artık dev bir ekonomiydi. Fakat Xi, Çin’in yalnızca zengin değil, aynı zamanda “güçlü” bir ülke olarak yeniden tanımlanmasını hedefledi. Bu dönemin en belirgin özelliği şudur: Parti gücünün merkezileşmesi. Xi, devletin ve kurumların üzerinde Parti’nin daha görünür bir şekilde konumlanmasını istedi. Bu da “güçlü lider” imajını yeniden üretti. “Çin Rüyası”: Ulusal gençleşmenin yeni adı Xi’nin ana sloganı “Çin Rüyası”dır. Bu sloganın kalbinde “ulusal yeniden gençleşme” fikri vardır. Yani mesele yalnızca gelir artışı değil; tarihsel bir onarım anlatısıdır: aşağılanma yüzyılını kapatmak, Çin’i “hak ettiği yere” taşımak, küresel sistemde bir denge unsuru olmak. Bu rüyanın en büyük dış politika ayağı ise Kuşak ve Yol’dur. Çünkü rüya yalnızca içeride değil; dışarıda da “yol” ister. “Yeni normal” ve Made in China 2025: Kaliteye dönüş Xi döneminde ekonomi yönetimi “yeni normal” kavramıyla anlatıldı: Çift haneli büyümenin yerine daha düşük ama daha nitelikli büyüme; ihracat odaklı üretimden iç tüketim ve inovasyona yöneliş; “Çin’de üretilen”den “Çin’de yaratılan”a geçiş. Burada sloganların fonksiyonu yine aynı: ekonomideki zorunlu dönüşümü “anlamlı bir hikâyeye” dönüştürmek. Yolsuzluk söylemi: “Kaplanlar ve sinekler” Xi’nin içeride meşruiyet inşasının en güçlü ayağı yolsuzlukla mücadeledir. “Hem kaplanlara hem sineklere karşı” sloganı, mücadelenin yalnızca küçük memurları değil, en üst düzeyi de kapsadığı iddiasını taşır. Bu söylem, Parti disiplinini güçlendirme stratejisinin siyasi dilidir. Türkiye ve Küresel Güney için 5 somut çıkarım Çin’i sloganlarla okumak, Türkiye gibi ülkeler için sadece akademik bir egzersiz değildir. Çünkü Çin’in sloganları, çoğu zaman küresel ekonominin ve jeopolitiğin yönünü de değiştirir. 1) Çin’le ticarette asıl mesele “fiyat” değil “konum”dur. Çin, değer zincirinde yukarı çıkmak istiyor. Bu, Türkiye’nin Çin’le ilişkisini “ucuz mal ithalatı” seviyesinden “teknoloji, yatırım ve ortak üretim” seviyesine taşımayı zorunlu kılar. 2) Kuşak ve Yol, yalnızca altyapı projesi değildir KYG, liman ve demiryolu kadar, finansman modeli, sözleşme dili ve siyasi ilişkiler biçimi de üretir. Türkiye açısından soru şudur: Bu ağda “geçiş ülkesi” mi olacağız, “üretim düğümü” mü? 3) “Yeni normal” Çin’i, daha seçici bir yatırımcı yapar. Çin artık sadece kapasite ihraç etmiyor; teknoloji, veri, enerji güvenliği ve kritik mineraller gibi alanlarda stratejik davranıyor. Türkiye’nin proje paketi de buna göre tasarlanmalı. 4) Yumuşak güç rekabeti büyüyor. Çin, kültür, medya, eğitim ve anlatı üretiminde daha görünür olacak. Küresel Güney’de “model rekabeti” daha sertleşecek. Türkiye’nin hem kamu diplomasisi hem akademik üretimi bu rekabeti okuyabilmeli. 5) Sloganları hafife alan, Çin’in geleceğini ıskalar. Çin’de sloganlar çoğu zaman “politika öncesi duyuru” gibidir. Bugün bir sloganı ciddiye almayan, yarın onun ekonomik ve jeopolitik sonuçlarıyla karşılaşır. Çin’de sloganlar, yalnızca ideolojik bir aygıt değil; yönetimin kılavuzudur. Deng döneminde sloganlar Çin’i büyüttü. Xi döneminde sloganlar Çin’i görünür kılıyor. Çin’i anlamak isteyen herkes, rakamların yanında kelimeleri de takip etmek zorunda."

1 ay önce Genel

" First meeting took place on the 4th of November 2025, to discuss regional and global geopolitical events and incidents with (R) Ambassador Hüseyin Diriöz, Director of Foreign Policy Institute, Professor Hasan Ünal, Director of New World Research Centre, (R) Admiral Dr. Deniz Kutluk making presentations on current regional and global developments and Mr. Ahmet Doğan, Founding President of the Diplomatic Club moderating it. It was followed by a short coffee/tea break and concluded with about an

2 ay önce Genel

" Giriş Kurallara dayalı uluslararası düzen (KDUD) kavramı ikinci dünya savaşından sonra oluşturulan ve bir süreç içerisinde oluşturulan kurumlar, kurallar ve kabul edilen antlaşmalarla kurulan düzenin adıdır. Bu terim özellikle 1990’lardan sonra iki kutuplu sistemin sona ermesi ve küreselleşmenin hız kazandığı dönemde daha sık kullanılır olmuştur. Uluslararası ilişkilerin yönetimi, kurallar, kanunlar ve benimsenen uygulamalara verilen bir isimdir bu kavram. Bu düzen, Batı’nın ekonomik, teknolojik ve kurumsal üstünlüğüne dayanmış; güvenlik ise ağırlıklı olarak askerî güç, caydırıcılık ve devlet merkezli tehdit anlayışıyla tanımlanmıştır. Ancak günümüzde bu düzeni ayakta tutan sütunlar ciddi biçimde sarsılmaktadır. Bunun nedeni tek bir alandaki kriz değil; teknoloji, ekonomi, güvenlik ve jeopolitik rekabetin aynı anda dönüşmesidir. Uluslararası sistem artık tek boyutlu değil; veri, finans, kültürel iletişim, üretim zincirleri ve dijital altyapıların belirlediği çok katmanlı, kırılgan ve hızla değişen bir yapıya dönüşmüştür. Bu nedenle KDUD’nin sürdürülebilirliği yalnızca askerî güç veya diplomatik kapasite ile değil, görünmez tehditlere karşı dayanıklılıkla doğrudan bağlantılı hâle gelmiştir. Bu yazıda önce söz konusu düzenin temel kurumlarının neden kırılgan hâle geldiği; ardından güvenlik anlayışının nasıl dönüştüğü ve geleceğe dair işbirliği alanlarının neler olabileceği ele alınmıştır. Yeni bir düzen mi kurulmalı yoksa mevcut sistem iyileştirilmi ya da çağın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde dönüştürülmeli midir şeklinde devam eden tartışmalara güvenlik penceresinden katkı sunmak üzere hazırlanmıştır. KDUD’ni oluşturan temel kurumlar KDUD, hâlâ aktif olan beş ana kurumsal sütun üzerinde yükselmektedir:  BM ve bağlı kuruluşlar (küresel güvenlik ve diplomasi),  IMF, Dünya Bankası, OECD gibi Bretton Woods kurumları (ekonomik işbirliği ve kalkınma),  NATO ve bölgesel güvenlik örgütleri (savunma),  Silahların kontrol rejimleri,  WTO, WHO, ICAO gibi uzmanlık kuruluşları ile AB, OIC, GCC gibi bölgesel örgütler. Bu yapıların ortak özelliği, Batı’nın tarihsel güç üstünlüğü dikkate alınarak tasarlanmış olmalarıdır. Soğuk Savaş iki kutuplu bir dünya görünümü yaratmış olsa da üretim gücü ve sermaye birikimi uzun süre Batı’nın elinde kalmıştır. Üretimden elde edilen avantaj, finansal sistemin de Batı lehine şekillenmesini sağlamış; üretimin küresel güneye kaydırılmasında bir sorun görülmemiştir çünkü bunun finansal araçlar üzerinden kontrol edilebileceği düşünülmüştür. 21nci yüzyılın başından itibaren Çin’in ve küresel güneyin üretimde, yenilikçilikte ve teknolojide hızla güç kazanması bu kurumsal mimarinin eşitsizliklerini görünür kılmıştır. Batının temsil gücünü paylaşmaya direnmesi nedeniyle BRICS, Şanghay İşbirliği Örgütü gibi paralel kurumlar ortaya çıkmıştır. Batı, üretim üstünlüğünü kaybetmeye başladıkça elindeki en güçlü araç olan finansal yaptırımları daha sık kullanmaya başlamıştır. Üstelik bu yaptırımların büyük çoğunluğu BM kararlarına dayanmamakta; tek taraflı veya blok kararlarıyla uygulanmaktadır. Söz konusu yaptırımların nerde ise tamamı batı kaynaklıdır. Hem korumacılık hem de rakibi zayıflatma amacı taşıyan yaptırımlar, KDUD’nin meşruiyetini aşındıran önemli bir unsur hâline gelmiştir. O halde batı bu silahı son yıllarda neden sık kullanmaya başladı sorusu akla gelmektedir. Bunun cevabı KDUD’nin gerçek omurgasının kurulu finanasal mimari olduğu gerçeğinde yatmaktadır. Günümüz uluslararası düzeninin ayakta kalmasını sağlayan en kritik unsur askerî güçden çok küresel finansal mimaridir. Bu mimarinin temel bileşenleri ise  Doların rezerv para statüsü olması  Petrol ticaretinin dolarla yapılması,  SWIFT ödeme sistemi,  Batı merkezli finans piyasaları ve bunlar üzerinden devreye alınan yaptırımlardır. Batı’nın yaptırım kapasitesinin büyük bölümü bu altyapılara dayanmaktadır. Bu nedenle finansal düzeni tehdit eden gelişmelerin bölgesel askerî çatışmalardan daha büyük bir küresel kırılma potansiyeli taşıdığı söylenebilir. Bu sistemi değiştirmeye yönelik girişimler batı tarafından algılanan en büyük tehdit kaynağıdır. Bu kapsamda Çin’in dijital Yuan ve BRICS ödeme sistemleri gibi alternatif yapılar batının kurduğu müesses nizamı tehlikeye atma potansiyeli taşıyan varoluşsal tehditler olarak görülmektedir. Güvenliğin değişen doğası Kurallara dayalı düzen tarihsel olarak tarafsız değildir. Batı merkezli çıkarları öncelikli olarak gören bir sistemdir. Güvenlik anlayışı da buna göre şekillenmiştir. Güvenlik geleneksel olarak sınırların, egemenliğin ve ulusal çıkarların korunması anlamında kullanılan bir kavram olmuştur. Güvenliğin sağlanmasında en görünür ve kolay tanımlanabilen araç ise askeri güç kapasitesidir. Kuralları koyan taraf aynı zamanda bunları korumakla da yükümlüdür. Askeri güç söz konusu düzende bu işlevi de görmüştür. ABD’nin küresel askerî varlığının bir amacı da bu düzeni korumaktır. Klasik güvenlik teorilerine göre kaotik uluslararası ortamda tehditler büyük ölçüde devlet merkezli ve askeri odaklı olduğundan bunlara karşı da askeri gücün geliştirilmesine önem verilmiştir. Askeri gücün geliştirilmesi, ve kullanımının ikna edici olabilmesi için bir meşruiyet zemininin de yaratılması gerekmiştir. Batı kendi kimliğini koruyabilmek için öteki olarak tanımlanabilecek bir düşmana ihtiyaç duymuştur. Tehditlerin kaynağı devletler olduğu için düşman da devletler veya karşı ittifakın üyeleri olarak belirlenmiş ve SSCB ideolojisi özgür dünyanın tehdidi olarak sunulmuştur. Bunun sonucu olarak da askeri rekabetin yanında çatışmanın asıl konusu ideolojik meşruiyet mücadelesi olmuştur. “Ötekileştirme”, hem Batı değerlerinin evrenselleştirilmesi hem de Batı toplumlarının iç bütünlüğünün korunması için kullanılmıştır. Askeri açıdan kollektif savunma ve caydırıcılık güvenlik anlayışının temelini oluşturmuştur. Ötekinin farklılaşması Günümüzde öteki kavramı farklılaşmaya başlamıştır. “Öteki” artık yalnızca düşman devletleri ve terror örgütlerini değil küresel ölçekli teknoloji şirketlerini, yapay zekâ modellerini, kontrolsüz algoritmaları, bağımlılık yaratan platformları da kapsamaktadır. Kritik alt yapı tesisleri, dijital ağlar ve uzay konuşlu sistemler hem küresel bağımlılığın vazgeçilmezleri hem de en kırılgan unsurları haline gelmiştir. Bu aktörler devletlerden bağımsız hareket edebilmekte, kritik altyapıları etkileyebilmekte ve toplumsal algıyı da dönüştürebilmektedir. Yeni tehditlerin çoğu görünmez, algılanması zor, kaynağı belirsiz, fiziksel değil dijital,ve bazen de devletlerden değil şirketler ve otonom sistemlerden kaynaklanan tehliklerdir. Örneğin bir siber saldırı tek satır bir kodla bankacılık sistemini durdurabilir. Yörüngedeki uyduların zarar görmesi küresel GPS ağını çökerterek lojistik sistemleri, ticareti ve iletişimi felce uğratabilir. Kısacası tehditler artık gözle görülmese de etkileri neredeyse bir savaşta olabilecek kadar yıkıcı kapasiteye erişmiştir. Geleneksel tehditlere karşı sınırlarındaki fiziki güvenlik sistemleri ve askeri güç kapasiteleri ile korunma sağlayabilen ülkeler bu yeni tehditlere karşı daha hassas duruma gelmişlerdir. Ortaya çıkan bu tehditler öteki kavramına da yeni bir boyut kazandırmıştır. Çünkü bunlar sınırları olmayan bir dünyada faaliyet göstermektedirler. Ticaretin küreselleşmesi, dijital ağlar üzerinden sağlanan bağımlılık geleneksel bakış açısına göre coğrafi sınırlara dayanan güvenlik anlayışını da değiştirmiştir. Dijital çağda bilgi üretimi, paylaşımı, kültürel etkileşim, finansal uygulamalar fiziksel sınırlamalara bağlı olmadan hızla yapılabilir hale gelmiştir. Küreselleşme geçirgenliği artırmıştır. Görünürde bu serbestliğin arka planında ise bilgi hakimiyetini korumak için yeniden dijital duvarlar yükselmeye başlamıştır. Örneğin batılı devletler Çin tarafından geliştirilen yapay zeka modellerini, kritik alt yapı donanımlarını yasaklamış, Çin ise bu teknolojilerin geliştirilmesi ve kullanımını tamamen devlet kontrolüne almıştır. Görünmez tehditlere karşı görünür silah sistemleri Soğuk savaş döneminde belirli coğrafyalarda askeri güç unsurları, ittifaklar, ideolojik bloklar gibi görünür aktörler üzerinden şekillenen güvenlik anlayışı bugünkü görünmez tehditleri karşılamda yetersiz kalmaktadır. Buna karşın eski güvenlik anlayışının etkisinden henüz kurtulamayan devletler hala geleneksel tehditlere karşı geliştirilen silah sistemlerine büyük yatırımlar yapmaktadırlar. Bu çelişkinin dört temel nedeni aşağıda belirtilmiştir. Psikolojik açıdan toplumların tehdit algısı hala görünen fiziksel çatışmaların yarattığı yıkımla şekillenmektedir. Politikacılar için bu silahlara yapılan yatırımların görünürlüğü fazladır ve siyasi getirileri yüksektir. Ulusal ve uluslararası güvenlik kurumları hala büyük ölçüde 20nci yüzyıl savaşlarından alınan derslere göre tasarlanmıştır. Bunlar kadar önemli diğer bir faktör görünmez tehditlerin nükleer silahların etkileri ile karşılaştırılabilecek kolektif bir dehşet hafızasını henüz yaratmamış olmalarıdır. Pandemi ile yaşanan gelişmeler, iklim krizinin etkileri henüz bu denli dehşet ve korku yaratmadığı için eski güvenlik anlayışına göre silahlanma devam etmektedir. Asıl üzerinde durmamız gereken sorun yerleşik paradigmalara, kabullenilmiş kavramlara dayanan algılama şeklimizdir. Yukarıda açıklanan gelişmeler KDUD’nin geleneksel devlet-merkezli güvenlik yapısıyla uyumsuzluk yaratmaktadır. Çünkü uluslararası kurumların yetkisi hâlâ 20nci yüzyıl aktörlerine göre düzenlenmiştir. Kurallar devletler için geçerlidir fakat bugün kritik kararların bir kısmını devlet dışı aktörler verebilecek hale gelmiştir. Yeni bir güvenlik anlayışı ihtiyacı Bir zamanlar evrensel kabul gören kurallara dayalı uluslararası düzen, bugün kural koyucular ile kurallara uyması beklenenler arasında artan bir gerilim üretmektedir. Sistem hâlâ eşitlik söylemini sürdürse de uygulamada adalet zayıflamış, güçlünün belirlediği kurallar öne çıkmıştır. Evrensellik iddiası taşıyan bu düzen, aslında tek kutupluluk döneminin bir yansımasıydı; ancak bugün dünya düzeni çok kutuplu bir yapıya doğru dönüşmektedir. Yeni teknolojiler ve bu teknolojilerin ürettiği araçlar, askeri güce dayalı caydırıcılık kavramını yeniden tanımlamayı zorunlu kılmaktadır. Bir taraftan yeni güç odakları ortaya çıkarken, diğer taraftan küresel tedarik zincirleri ve enerji bağımlılıkları tüm aktörleri etkileyen yeni kırılganlıklar yaratmaktadır. Toplumların karşılıklı bağımlılığı artarken güvensizlik duygusu da derinleşmektedir. Bu güvensizliğin temel nedeni, mevcut kurumların işleyişindeki yetersizlik ve yönetememe sorunudur. Teknolojik değişim kapasitemiz ile bu değişimin doğurduğu sonuçları düzenleme yeteneğimiz arasındaki fark giderek açılmaktadır. Sorun yalnızca kurumların eskimesi değildir; asıl problem, kavramların da işlevini yitirmesidir. Askeri caydırıcılık merkezli eski güvenlik yaklaşımı yerini dijital dayanıklılık kavramına bırakmaktadır. Eğer bu alanda uluslararası düzenlemeler yapılamazsa, güvenliğin sağlanması da mümkün olmayacaktır. Kurumların tamamen dönüşmesi uzun zaman alabilir; ancak aşağıda belirtilen alanlarda sağlanacak uzlaşılar, daha geniş kapsamlı işbirliklerinin de önünü açabilir. Bu kapsamda öncelikle güvenlik kavramının yeniden tanımlanması gereklidir. Güvenlik yalnızca devletlerin bekasını değil; toplumların, ekonomilerin, bilginin ve teknolojilerin korunmasını da içermelidir. Sınır tanımayan dijital altyapıların güvenliği, sürdürülebilirliği ve dijital egemenlik konuları güvenlik tanımının ayrılmaz parçası hâline gelmelidir. Örneğin belirli devletler ve büyük şirketlerin mülkiyetinde olan fakat bütün dünya için hizmet sağlayan fiberoptik denizaltı internet kaboloları, küresel konumlama uyduları gibi alt yapıların yönetimi ve işletilmesi insanlığın ortak malı gibi düşünülerek düzenlemeler yapılmasına ihtiyaç vardır. Kendi sınırları dışında olsa bile ülkelerin güvenlik politikalarını hazırlayan kurumlar bunların güvenliğini de dikkate almak zorundadır. Kurallara dayalı düzenin evrenselliği gibi batı kültürünün evrensellik iddiası da anlayış birliği sağlanmasında engeller çıkarmaktadır. Örneğin güvenlik ve bunun karşıtı tehdit kavramlarına iki farklı kültürde nasıl yaklaşıldığı dikkat çekicidir. Batı düşüncesinde tehdit, güvenliğin sağlanması için bastırılması, etkisizleştirilmesi gereken bir unsurdur. Bu da devletlerarası ilişkileri sıfır toplamlı çatışmacı bir yapıya sürüklemektedir. Buna bağlı olarak caydırıcılık, güç geliştirme, askeri ittifaklar kurma gibi politikalarla sağlanmaya çalışılmaktadır. Doğu düşüncesinde ise zıtlıkların yok edilmesi değil, dengelenmesi ve aşırılıkların önlenmesi önemlidir. Tehdit yıkıcı bir unsur değil sistemin sürdürülmesi için aşırılıklarının giderilmesi dönüştürülmesi gereken bir unsurdur. Bu farklı düşünme biçimleri güvenlik politikalarını doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle bir tarafın kendi kültürel yaklaşımını üstün görmesi yerine, karşı tarafın düşünme biçimini anlamaya yönelik çaba göstermesi işbirliğini kolaylaştıracaktır. Son yıllarda hayatımıza giren yapay zekâ uygulamaları kültürler arası etkileşimin artırılması için etkili bir araç olabilir. Ancak devletler bu uygulamaların farklı kültürlerde kullanımına sınırlamalar getirmektedirler. Kültürel etkileşimi engelleyen dijital bariyerler ve medya kısıtlamaları konusunda yapıcı düzenlemelere ihtiyaç vardır. Yukarıda belirtilen dijital alt yapılara yönelik yeni tehditlerden kaynaklanan ve nükleer silahların yarattığı türden “dehşet hafızası” yaratacak bir olay henüz gerçekleşmemiştir. Ancak bu düzeyde yıkım yaratma potansiyeline sahip birçok teknoloji mevcuttur. İklim krizinin etkileri zamana yayıldığı için tehlikenin algılanması farklı toplumlarda farklı düzeydedir. Yakın dönemde yaşanan pandemi ise bu kırılganlıkların somut göstergelerinden biridir. Bunlardan daha da tehlikelisi, dünyadaki tüm sistemleri birbirine bağlayan kritik altyapıların tahrip edilmesi ihtimalidir. Nükleer silahlar için kullanılan karşılıklı garantili yıkım (MAD) prensibine benzer bir durum bu tehditler için de geçerlidir. Çünkü böyle bir saldırıyı başlatacak tarafın kendisininin de etkilenmemesi mümkün değildir. Bu nedenle uzay güvenliği, yapay zekâ ve otonom sistemlerin geliştirilme ilkeleri, biyogüvenlik ve pandemi hazırlıkları, finansal sistemlerin korunması gibi alanlarda hızlı düzenlemeler yapılması gerekmektedir. Özellikle: • Otonom silah sistemlerinde insan kontrolü (human-in-the-loop), • Siber operasyonlarda “ilk kullanan olmama” prensibi, • Yapay zekâ için küresel ilkeler ve kırmızı çizgiler gibi normların belirlenmesi acil ihtiyaçtır. BM sistemi mevcut yapısı ile bu alanlarda bağlayıcı kararlar almakta zorlanmaktadır. Soğuk Savaş döneminde iki süper gücün nükleer silahlara ilişkin yürüttüğü arka kapı politikaları ve gizli diyaloglara benzer şekilde, bugün teknolojik kapasiteye sahip ülkelerin bir araya gelerek teknik müzakereler yürütmesi daha hızlı ve etkili sonuçlar doğurabilir. Sonuç olarak çok kutuplu bir dünya oluşmaktadır. Çok kutupluluğun doğası rekabetçi ve çatışmacıdır. Ancak küresel güvenlik açısından çatışma değil işbirliği alanları belirlenerek çözümler geliştirilmelidir. Başlangıçta sorulan soruya verilecek cevap ise yeni bir düzen kurmak yerine mevcut düzeni çağımızın ihtiyaçlarına göre değiştirmek daha akılcı bir çözümdür. Çünkü tarihte yeni düzenlerin kurulması hep büyük yıkımların savaşların arkasından gerçekleşmiştir.Daha adil bir düzen için çözüm arayışları sadece iki veya üç super güç ile sınırlandırılmamalı bölgesel güçler de buna ortak edilmelidir THE FUTURE OF THE RULES-BASED INTERNATIONAL ORDER AND THE CHANGING NATURE OF SECURITY (Ret) LTG Nazım Altıntaş Introduction The rules-based international order (RBIO) is the term used to describe the system established after the Second World War through the creation of institutions and the adoption of treaties over time. This concept became more widely used particularly after the 1990s, when the bipolar system came to an end and globalization accelerated. In essence, the RBIO refers to the set of rules, laws, and commonly accepted practices that govern the management of international relations. This order has historically rested on the West’s economic, technological, and institutional superiority, while security has predominantly been defined through military power, deterrence, and a state-centric understanding of threats. Today, however, the pillars sustaining this order are under significant strain. The challenge stems not from a single crisis, but from the simultaneous transformation of technology, economics, security, and geopolitical competition. The international system is no longer one-dimensional; it has evolved into a multilayered, fragile, and rapidly shifting structure shaped by data, finance, cultural interaction, supply chains, and digital infrastructures. For this reason, the sustainability of RBIO depends not only on military power or diplomatic capacity, but increasingly on resilience against invisible threats. This article first explores why the core institutions of the existing order have become fragile; it then analyzes how the conception of security has evolved and identifies potential areas for future cooperation. It is prepared with the aim of contributing—through a security-oriented perspective—to the ongoing debates on whether a new order should be established or whether the current system should be improved or transformed to meet the needs of the contemporary era. The Core Institutions of RBIO RBIO rests on five main institutional pillars that remain active today: • The UN system and its agencies (global security and diplomacy) • Bretton Woods institutions such as the IMF, World Bank, and OECD (economic cooperation and development) • NATO and regional security organizations (defense) • Arms-control regimes • Specialized organizations such as the WTO, WHO, ICAO, as well as regional bodies like the EU, OIC, and GCC All these structures share a common feature: they were designed according to the historical distribution of power in favor of the West. Although the Cold War created an illusion of bipolarity, production capacity and capital accumulation remained largely in Western hands. Western dominance in industrial production shaped the global financial system in its favor, and outsourcing manufacturing to the global South was not seen as a strategic risk because financial instruments were assumed to be sufficient to maintain control. From the early 21st century onward, the rapid rise of China and the global South in production, innovation, and technology exposed these institutional inequalities. The West’s reluctance to share representational power led to the emergence of parallel structures such as BRICS and the Shanghai Cooperation Organization. As Western production advantages declined, the West increasingly relied on its strongest remaining instrument: financial sanctions. Most sanctions today are not based on UN Security Council resolutions; rather, they are imposed unilaterally or through blocs. Nearly all originate from Western actors. Serving both protectionist and coercive purposes, sanctions have become a key factor eroding RBIO’s legitimacy. The question naturally arises: Why has the West relied so heavily on sanctions in recent years? The answer lies in the fact that the true backbone of RBIO is not military superiority but the global financial architecture. The Critical Role of the Financial Architecture The most essential component of today’s international order is the global financial architecture. Its core elements include: • The reserve-currency status of the U.S. dollar • Global oil trade denominated in dollars • The SWIFT payment network • Western-dominated financial markets and sanction mechanisms These infrastructures constitute the foundation of Western sanction capacity. Any development that threatens this financial architecture carries far greater systemic risk than regional military conflicts. Consequently, initiatives aimed at transforming or bypassing the system—such as China’s digital yuan, BRICS payment platforms, and alternative currency mechanisms—are perceived by the West as existential challenges to the established order. The Changing Nature of Security Historically, RBIO has been far from politically neutral; it reflected Western priorities and definitions of threat. Security traditionally referred to the protection of borders, sovereignty, and national interests. The most visible and easily definable instrument of security was military capability, which also served as a means to protect the rules set by the West. The global U.S. military presence functions in part to uphold this order. Classical security theories assumed that, in an anarchic international environment, threats were state-centric and military in nature, requiring the development of military power and a legitimizing narrative for its use. The West needed an ideological “Other” to maintain its identity. The Soviet Union was framed as the antithesis of the free world. As a result, the Cold War became not only a military rivalry but also a struggle for ideological legitimacy. Thus, “Othering” functioned both to universalize Western values and to maintain internal cohesion. Collective defense and deterrence formed the foundation of security. The Transformation of the “Other” Today, the concept of the “Other” has fundamentally changed. The “Other” is no longer limited to hostile states or terrorist networks; it now includes: • global technology companies, • artificial intelligence systems, • uncontrolled algorithms, • digital platforms that produce dependency, • space-based infrastructures and critical networks. These actors operate independently of states, can influence critical infrastructures, and can reshape public perception. Many new threats are invisible, difficult to detect, non-physical, and often originate from corporations or autonomous systems. A single line of malicious code can halt an entire banking system. Damage to satellites can disrupt GPS networks, crippling logistics, trade, and communication. In short, although these threats are invisible, their destructive potential rivals that of conventional warfare. Even states capable of protecting themselves against traditional military threats now face heightened vulnerability. Visible Weapons Against Invisible Threats Cold War security revolved around visible actors—territory, military blocs, and ideological confrontation. This paradigm is ill-suited to today’s invisible threats. Yet states continue to invest heavily in costly conventional weapons systems. Several factors explain this contradiction: • Societal threat perception is shaped by visible destruction. • Politicians prefer visible investments for political impact. • Security institutions remain shaped by 20th-century conflicts. • Invisible threats have not yet produced a collective trauma comparable to nuclear devastation. Thus, despite pandemics, climate-related shocks, and systemic cyber risks, traditional military procurement continues. These developments deepen the mismatch between RBIO and today’s security environment, as international institutions retain mandates rooted in an outdated actor-structure model. The Need for a New Security Paradigm RBIO once claimed universality, but the gap between rule-makers and rule-takers is widening. While the system verbally upholds equality, in practice it reinforces power asymmetries. The order reflected a unipolar moment; today it faces the reality of an emerging multipolar world. Technological change has outpaced the regulatory capacities of existing institutions. Vulnerabilities created by global supply chains and energy dependencies have intensified uncertainty. The main problem is not only that institutions have become obsolete—it is that key security concepts have lost their explanatory power. In this regard, it is necessary to redefine the concept of security. Security should not be understood solely as the preservation of state survival; it must also include the protection of societies, economies, knowledge, and technologies. The security, sustainability, and digital sovereignty of borderless digital infrastructures should become integral elements of this expanded security framework. For instance, infrastructures such as fiber-optic undersea internet cables and global positioning satellites—owned by certain states or major corporations yet serving the entire world—require regulatory arrangements that treat them as common assets of humanity. Institutions responsible for formulating national security policies must take the protection of these systems into consideration, even when they lie beyond their own territorial boundaries. Cultural assumptions also play a role. • Western security thought frames threats as phenomena to be suppressed—leading to zero-sum politics, deterrence, and military alliances. • Eastern thought emphasizes balancing and preventing extremes—producing more adaptive approaches. Instead of assuming the superiority of a single cultural framework, efforts should be made to understand differing strategic mindsets. Digital barriers and media restrictions that hinder cultural exchange should be reassessed. Artificial intelligence could become a tool for facilitating cross-cultural interaction. The Emerging “Shared Vulnerability” New technologies have not yet created a collective “memory of devastation” like nuclear weapons did, but their destructive potential is significant. The pandemic highlighted global fragilities; climate change is intensifying risks; and critical infrastructures are more interconnected than ever. A disruption in these systems could trigger effects akin to “mutually assured destruction” (MAD)—not through nuclear explosions, but through the collapse of global digital and economic networks. Towards a New Security Framework Given the inadequacies of RBIO’s institutional structure, rapid agreements are needed in the following areas: • Human-in-the-Loop requirement for autonomous weapons • No-first-use principle for cyber operations • Global norms and red lines for artificial intelligence • Space security and debris management • Biosecurity and pandemic preparedness • Protection of financial systems and payment infrastructures The United Nations system, in its current form, faces significant challenges in adopting binding and enforceable decisions in these areas. Similar to the back-channel diplomacy and secret dialogues conducted between the two superpowers on nuclear issues during the Cold War, today’s technologically capable states may achieve faster and more effective outcomes by convening and engaging in technical negotiations among themselves. The emerging multipolar international order is, by its very nature, competitive and at times conflict-prone. However, ensuring sustainable global security requires the identification of cooperation domains rather than the escalation of rivalry, and the development of solution- oriented mechanisms within those domains. Returning to the initial question, instead of seeking to establish an entirely new international order, a more rational and pragmatic approach would be to update and adapt the existing system to the needs of the contemporary era. Historically, major systemic transformations have tended to emerge only after large-scale destruction and war. For this reason, efforts to build a fairer, more inclusive, and functional order should not be limited to two or three major powers; regional powers and middle-sized states must also be incorporated into this process."

2 ay önce Genel

Avrupa'nın, Ukrayna Savaşı'yla kendisini nasıl bir ekonomik intihara sürüklediğini Fransa'nın Rusya ekonomisi uzmanı Profesör Jacques Sapir ile uzun uzadıya ele aldık. Paris'te Savaş Ekonomisi Fakültesi'nde ve aynı zamanda Moskova Ekonomi Üniversitesi'nde hocalık yapan Profesör Sapir baştan beri Rusya ekonomisinin yaptırımlarla yıkılmayacağını; buna karşılık Almanya başta olmak üzere yaptırım uygulayanların zora gireceğini yazdı/anlattı ama dinleyen olmadı. Şimdi Rusya'nın yıllık milli geliri içerisindeki imalat sanayinin payı tarihte ilk defa Almanya'yı geçti.

2 ay önce Genel

" bridging the intellectual gap’ The Incek Debates, founded in 2016, is a civil society initiative, intended for an open and in-depth analysis of issues having an impact on Turkey’s defence, security, foreign policy and international relations, in a multinational setting. Debates bring together foreign experts working in related fields, public servants, military officers and other officials in foreign embassies in Turkey with Turkish scholars and researchers, journalists, MPs, former policymakers, advisors, diplomats and other practitioners. Officials who are currently occupying relevant posts are also invited as speakers or participants. Debates are open to public and widest participation is encouraged. However, due to space limitations, advance registration is required and some of the debates are by invitation only. 1 The Incek Debates serves as an informed and independent voice in policy debates by providing a constructive forum for exchange of ideas and information between key stakeholders. The main aim is to develop and improve mutual understanding in perceptions, policies, interests, limitations and hurdles, thereby contributing to a better decision-making environment in which regional security risks, threats to global stability and rule-based international order as well as East-West relations in the widest sense can be more efficiently dealt with. We aim to bridge the gap between the knowledge -- based on academic clarity and intellectual responsibility -- and political power by linking policymakers and other stake holders to the world of thoughts, by identifying, articulating and evaluating current or emerging issues and by transforming ideas into policy options for policy formulation and reviews. We consider the active role and viability of think-tanks a critical indicator of a healthy democracy and see such debates as an essential means of democratic participation. Because, as long as the ‘state’ remains the sole provider of information and analysis, the society as a whole is deprived of critical means of addressing problems faced by the very public. The Incek Debates, in the course of 2016-2020, was kindly hosted by the 21st Century Turkey Institute. After a five-year interlude, this time hosted by the New World Research Center (Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi, YDAM https://www.ydam.org.tr/) Debates returned in 2025. Incek Debates may take the forms of conferences, public lectures, panels or roundtable discussions. The results of the debates and analyses are made available to inform the policy debate by providing ‘Rapporteur Summaries’ and by posting them on the YDAM web-site. To these ends, we also aim to participate in debates in Parliamentary Committees/sub- committees, reach out to the media, academia and are eager for cooperation with other think tanks—Turkish, foreign and international alike. Debates are held in English 2 , organised and chaired by Dr. Haldun Solmazturk. 1 In debates, no voice or visual record is taken and Chatham House Rule strictly applies; that is “participants are free to use the information received, but neither the identity nor the affiliation of the speaker(s), nor that of any other participant, may be revealed”. 2 Limited Turkish translation can be used in order to benefit from expert inputs and/or during Q&A."

2 ay önce Genel
Daha fazla göster
Üst