Hükümet ortağı MHP’nin Genel Başkanı Sn. Devlet Bahçeli’nin teklif ettiği şekliyle TRÇ yani Türkiye-Rusya ve Çin ittifakı mümkün mü? Sn. Bahçeli bu açıklamayı Vaşington’a gitme hazırlığı içindeki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın orada yapacağı müzakerelerde elini güçlendirmek için taktiksel amaçlı olarak mı yapmıştır? Yoksa CB Erdoğan’ın Vaşington’dan eli boş dönmesinden sonra da özellikle TÜRKGÜN (www.turkgun.com) gazetesinde üç gün süreyle çıkan mülakatında söyledikleriyle birlikte ele alındığında bu konuda yapısal bir dönüşüm mü teklif etmektedir? Bütün bu konuları kısa bir rapor halinde aşağıdaki gibi değerlendirmek mümkündür.

  • Sn. Bahçeli’nin yaptığı bu önerinin taktiksel bir tarafı olduğu açıktır. CB Erdoğan’ın Vaşington’dan eli boş dönmesinden sonra bu önerisinde ısrarcı olması ve yaptığı ittifak teklifine açıklık getirmesi meseleyi taktik boyutun ötesine götürüyor. Şöyle ki, Bahçeli Türkgün gazetesinde üç gün boyunca yayımlanan (26-27-28 Eylül) söyleşisinde Türk medyasında başlangıçta gerçekçi görünmeyen ve TRÇ olarak verilen Türkiye-Rusya ve Çin arasında ittifak önerisine açıklık getirmiş ve Ankara’nın önümüzdeki yıllarda izlemesi gereken dış politikasının ekseni olarak ortaya koymuştur. Bu yönüyle meselenin taktiksel mi yoksa yapısal mı olduğu tartışmaları da gereksiz hale gelmiştir; çünkü sonuç itibariyle taktiksel bir girişim olarak başlamış olsa bile konu artık bir dış politika vizyon tartışmasına dönüşmüştür.

  • Sn. Bahçeli özellikle Türkgün gazetesinde yayımlanan uzun röportajında NATO’dan çıkma önerisinde bulunmayarak ittifak kelimesine açıklık getirmiş bulunmaktadır; çünkü öneriyi yapısal olarak eleştirip değersizleştirmekten yana olanlar ‘ne yani NATO’dan çıkıp yeni bir ittifak mı kuracağız?’ veya ‘NATO üyesi bir ülke nasıl olur da başka ittifaklara katılabilir’ gibi açıklamalarla burada önerilen yeni dış politika vizyonuna toptan karşı çıkma yolunu seçmişlerdir.

Sn. Devlet Bahçeli’nin TRÇ olarak kamuoyuna sunulan önerileri içerik olarak nasıl analiz edilebilir? Bu sorunun cevabını aşağıda vermeye çalışacağız.

  • Bu öneriler ilk bakışta çok kutuplu dünya düzeninin ruhuna uygun görünmektedir. Bahçeli bu önerilerle dünyanın çok kutuplu hale geldiğini/geleceğini bir veri olarak kabul etmiş ve dış politika vizyonunu da bunun üzerine inşa etmiş görünmektedir. Kısacası Sn. Bahçeli’nin varsayımında çok kutupluluk artık önlenemez bir gerçeklik olarak kabul görmektedir ki, bu konularla ilgilenen bütün analistlerin ortak kanaati de bu yöndedir.

  • Bu önerilerin ana eksenini Türkiye’nin çok kutupluluğun lafzına ve ruhuna uygun olarak çok taraflı bir dış politika izlemesi oluşturmakta ve bunu yaparken de NATO’dan çıkması gibi çok taraflı dış politika önerisini zora sokacak teklifte bulunmamaktadır. Zaten gerek Çin gerekse Rusya ile bir askeri ittifak antlaşması imzalamak mevcut şartlarda çok zor hatta imkansız bir beklenti olur. Örneğin Türkiye ile Çin arasında coğrafi sınırlar olmaması, ortak düşman belirleme konusundaki belirsizlikler vs. böyle bir öneriyi fazla iddialı hale getirir ve toptan eleştirilerek değersizleşmesine sebep olur. Örneğin Türkiye ile Çin arasında imzalanacak bir ittifak ile Çin’in Tayvan üzerinden bir sıcak çatışmaya girmesi veya sürüklenmesi halinde Türkiye bütün silahlı kuvvetleriyle Çin’e yardımcı olmayı taahhüt edebilir mi? Öte yandan halihazırda zaten savaşta olan Rusya ile bir askeri ittifak Türkiye’yi doğrudan savaşa çekme risklerini doğurmaz mı?

  • Oldukça önemli olan bu sorular çerçevesinde Sn. Bahçeli’nin NATO’dan çıkmadan Rusya ve Çin ile ittifaktan söz etmesi bu ülkelerle bir askeri ittifak imzalamaktan ziyade daha yakın/daha sıkı ilişkiler oluşturma anlamında yorumlanmalıdır. Rusya ile Türkiye’nin ilişkilerine bakıldığında oldukça kapsamlı olduğu hemen dikkat çekmektedir. Örneğin ekonomik ve ticari ilişkiler sürekli gelişmekte ve ciddi bir artış potansiyelini barındırmaktadır. Öte yandan turizm gelirleri Türkiye’deki hatalı ekonomi politikaları yüzünden ülkenin aşırı derecede pahalı hale gelmesine rağmen önemli bir döviz girdisi sağlamaya devam ediyor. Bunların ötesinde Akkuyu Nükleer Reaktör tesisinin tamamen Rusya tarafından yapılmakta olması ve bir ila bir buçuk yıl içerisinde üretime geçeceği beklentisi dikkate alındığında Ankara-Moskova ilişkilerinin sıradan bir ekonomik ve ticari ilişkiler çerçevesinde değerlendirilemeyeceği daha iyi anlaşılacaktır.

  • Ankara-Moskova hattında önemli bir siyasi danışma mekanizması olduğundan da söz edilebilir. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından geliştirilen bu mekanizma Ankara’nın S-400 hava savunma sistemleri almasıyla daha da ileri bir aşamaya geçmiş ve bilhassa Azerbaycan’ın işgalci Ermenistan güçlerinden topraklarını kurtarmak amacıyla başlattığı Demir Yumruk Operasyonu (2000 yılında 17 Eylül – 9 Kasım arasında 44 gün) ve yaklaşık üç yıl sonra düzenlemek zorunda kaldığı Özel Askeri Operasyon (2023 yılı temmuz ayı yaklaşık 23 saat) sırasında Bakü lehine olağanüstü sonuçlar hasıl edilmesine büyük katkılarda bulunmuştur. Bu savaşta Rusya Ermenistan’a askeri olarak toptan göçmeyeceği kadar yardımda bulunmuş; ancak bunu Azerbaycan’ın topraklarını işgalden kurtarmasını engelleyecek ölçüde yapmamıştır. Kaldı ki, özellikle kırk dört gün süren İkinci Karabağ Savaşı sırasında Putin, yaptığı açıklamalarla Azerbaycan’ın Ermenistan’a saldırıda bulunmadığını, Rusya’da sadece Ermenilerin değil aynı zamanda ciddi bir Azerbaycan toplumunun yaşadığını ve Rusya Federasyonu’nun parçası olan Müslüman toplumların da bulunduğunu söyleyerek Moskova’nın Ermenistan lehinde askeri müdahaleye kalkışmasını isteyen çevreleri ikna etmiştir/susturmuştur.

  • Bazı Türk yetkililerin ve uzmanlar/akademisyenlerin Rusya ile her konuda görüş birliği içinde olmadığımızı vurgulayan açıklamaları özellikle Orta Doğu’da ve Suriye’de yaşananlara ilişkin olup yaklaşık on dört yıl süren ve sonuçta Suriye’deki rejimin/yönetimin yıkılmasıyla sonuçlanan savaşta Ankara ve Moskova’nın farklı politikalar izlemesiyle alakalandırılabilir; ancak kabul etmek gerekir ki, Türkiye’nin izlediği politikalar ulusal çıkarlarımıza aykırı ideolojik unsurlarla dolu olup, Ankara’nın telkinleriyle şimdiki Suriye yönetiminin Rusya’yı tekrar Suriye’deki üslerine dönmesi için ikna etmeye çalışmasıyla daha iyi anlaşılmaktadır. Suriye’deki rejimin/yönetimin devrilmesinin İsrail’e büyük bir zafer ikram ettiğini ve Gazze’de soykırım yapmakta olan İsrail hükümetinin önünü açtığının altını çizmekte fayda vardır. Kısacası özellikle Orta Doğu’da Rusya ile ayrıştığımız noktalar olarak söylenenlerin büyük kısmında aslında Türkiye kendi ulusal çıkarlarına zarar veren politikalar izlemiştir.

  • Zengezur Koridoru konusunda Rusya ile Azerbaycan ve dolayısıyla Türkiye arasında görüş ayrılıkları oluştuğundan bahsedilebilir; ancak Zengezur Koridoru’nun işletmesini Azerbaycan ve Ermenistan’ın bir Amerikan şirketine verip bölgeye bin civarında Amerikan askerinin gelmesine yol açacak anlaşmaya Rusya (henüz) resmi olarak itirazda bulunmadığı için bu konudaki pozisyonunun ne olduğunu tam olarak anlamak/izah etmek şimdilik pek mümkün görünmüyor (Bu konuda önümüzdeki günlerde bir rapor hazırlayacağız). Ancak her halükârda Güney Kafkasya’ya Amerikan şirketi ve Amerikan birliklerinin getirilmesinden Rusya’nın memnun olmayacağını söylemek mümkündür. Aynı hoşnutsuzluk İran için de söylenebilir ki, bütün bunları hazırlayacağımız raporda ele alacağız. Öte yandan böyle bir girişimin Türkiye’nin de çıkarına olmayacağı rahatlıkla ifade edilebilir. El attığı her ülkeyi/bölgeyi karıştırıp kan ve gözyaşına boğan Amerika’nın Güney Kafkasya’da farklı şeyler yapacağını düşünmek fazla iyimserlik olur. Bu çerçevede Bakü’nün Erivan ile Amerika’yı bölgeye davet eden anlaşmayı Trump’ın huzurunda imzalaması Ankara’nın tam onayı ile mi yapılmıştır yoksa Azerbaycan bunu Ankara’ya rağmen mi yapmıştır soruları önemini korumaktadır.

  • Yukarıda kısaca ele alınan hususlardan hareketle Ankara ile Moskova arasında halihazırda kapsamlı ilişkiler bulunduğu anlaşılmaktadır. Sn. Bahçeli’nin daha yakın/daha sıkı ilişkiler anlamında söylediğini düşündüğümüz ittifak önerisini muhtemelen savunma sanayi alanında işbirliği şeklinde değerlendirmek gerekir. Zaten Sn. Bahçeli’nin açıklamalarının Amerika’nın Türkiye’ye KAAN uçağı için motor (F16’larda da kullanılan F110) konusunda yardımcı olmaması, Türkiye’yi F35 programından çıkarması gibi konulardaki eleştirileriyle birlikte gelmesi konuyu bu çerçevede anlamamız gerektiğine işaret ediyor olmalıdır. Türkiye’nin savunma sanayi alanında kendi girişimlerini – KAAN ve hava savunma sistemleri üretimi vs.- baltalamadan hatta o çabalarını destekleyecek tarzda işbirliği yapılmasının Türkiye’nin çıkarına olacağını söylemeye bile gerek yoktur; ancak Türkiye’nin çok kırılgan ekonomik yapısı içerisinde özellikle Trump’ın Türk ekonomisini çökertmek için yapacağı hamleleri nasıl göğüsleyebileceği ciddi bir soru işaretidir. Öte yandan Amerika’dan istediklerimizi alamamamız, savunma sanayiindeki ilerlemeleri özellikle İsrail’in baskısıyla sekteye uğratmak isteyen Amerikan yönetimleri ile nasıl bir ilişki kurabileceğimiz de ayrı bir soru işareti olarak karşımızda durmaya devam ediyor.

  • Türkiye’nin Çin ile de kapsamlı ekonomik ve ticari ilişkileri bulunmaktadır. Ankara’nın büyük açık verdiği bu ilişkiler Atlantikçi çevreler tarafından sıklıkla dile getirilmekte ve özellikle NATO üyesi olduğumuza vurgu yapılarak bizim Çin ile ilişkilerde biraz daha korumacı kalmamız ve mevcut ilişkilerin ilerisine gitmememiz gerektiği ileri sürülmektedir. Ayrıca Soğuk Savaş milliyetçisi diyebileceğimiz bir grup da tümüyle Amerikan propagandası olan bir ‘Uygur’ gündemi yaratarak Ankara-Pekin ilişkilerini baltalamaya çalışmaktadır.

  • Türkiye-Çin ilişkilerinin dış ticaret ve yapay Uygur gündemleriyle zora sokulması Ankara’nın yapabileceği en büyük hata olur. Çin ile dış ticarette açık vermeyen ülke olmadığı gerçeğinden hareketle ülkemizin giderek çok pahalı hale gelmesinin/getirilmesinin başta turizm ve ihracat olmak üzere pek çok alanı olumsuz etkilemekte olduğunu söylememiz gerekir. Bu sorunu çözmek için Türk lirasının devalüe edilmesinin büyük bir enflasyona sebep olacağından düşünülmesinin çare olmayacağı da açıktır. Özel sektör yanında kamucu ekonomi modelinin devreye sokulmadan Türkiye’nin sorunlarının herhangi bir mucizevi dış politika hamlesiyle düzelemeyeceğini akılda tutarak Çin ile ilişkileri bu alana hapsetmenin doğru olmayacağının altını çizmek lazım gelir. Pekin ile yakınlaşma siyasetine her zaman karşı çıkan Soğuk Savaş milliyetçiliğinin siyaset belirleme sürecini etkilemesine izin vermemek gerekir ki, Sn. Devlet Bahçeli’nin Çin ile ittifaktan yani yakın ilişkiler kurulması gereğinden bahsetmesi bu alanda bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.

  • Türkiye’nin özellikle Çin ile geçmişte yaptığı savunma sanayi işbirliğini kendi girişimlerini/çabalarını geciktirmeyecek hatta geliştirecek şekilde ve teknoloji transferini içerecek biçimde sürdürmesinin mevcut şartlar ve öngörülebilir gelecek itibariyle oldukça faydalı olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Örneğin KAAN’ın envantere geçişine kadar Çin’den savaş uçağı tedariki ve KAAN’ın kendi motoru imal edilinceye kadar ilk filoları için Çin’den veya Rusya’dan motor temini gibi alternatifler üzerinde değerlendirmeler yapılması lazım gelmektedir. Amerika’dan alınacak ileri teknoloji silahların Vaşington’un ve İsrail’in istemeyeceği hedeflere karşı kullanılamayabileceğini de ayrıca vurgulamak gerekir.

  • Türkiye’nin Çin ile diğer ileri teknoloji alanlarında da işbirliği yapması kendi yararına olacaktır. Kritik teknoloji alanlarında Batı’nın epeyce ilerisinde görünen Çin ile sanayi üretimine katkıda bulunacak teknoloji/inovasyon alanlarında işbirliği her halükârda olumlu sonuçlar üretecektir. Ayrıca hem Çin hem de Rusya ile kapsamlı eğitim işbirliğinin Türkiye’nin geleceğine önemli katkılarda bulunacağına şüphe yoktur.

Çok kutupluluk konusunda hazırlayacağımız kısa raporlarda bu konulara tekrar değinilecektir.