I. TARİHSEL ARKA PLAN

2.Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen düzen, salt bir örgütler toplamı değildi. Bir
medeniyet projesiydi. Devletlerin ortak kurallara tabi olmasının savaşları önleyebileceği
, ticaretin serbestleşmesinin ortak refahı artırabileceği ve insan haklarının
evrenselleşmesinin meşruiyet zeminlerini genişleteceği yönündeki temel varsayımlara
dayanıyordu .
Bu projenin kurumsal ayaklarını şöyle sıralamak mümkündür :
• Siyasi-güvenlik ekseni: BM, NATO, AGİT, Arap Birliği
• Ekonomik-ticari eksen: IMF, Dünya Bankası, GATT/DTÖ, G7 ve G20
• Hukuki-normatif eksen: Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Ceza
Mahkemesi,Cenevre Sözleşmeleri, insan hakları antlaşmaları
• Bölgesel entegrasyon: AB, ASEAN, Afrika Birliği, Mercosur
Bu yapı yetmiş yıl boyunca , kusurlu, eşitsiz ve çoğu zaman Batı merkezli biçimde de
olsa işledi. Büyük güçler arasındaki savaşı önledi. Küresel ticareti büyüttü. Bazı
normları içselleştirdi.
Şimdi bu nizam çözülüyor bu çözülmenin tek bir nedeni yok. 21.yüzyılla birlikte
hızlanan bu sürecin nedenlerini şöyle özetleyebiliriz.

II. YAPISAL NEDENLER
1. Güç Dağılımındaki Köklü Dönüşüm: Tek Kutupluluktan Çok Kutupluluğa
1945 düzeni, temelde ABD hegemonyasının ürünüydü. Bu hegemonya; ekonomik
üstünlük, askeri kapasite, teknolojik liderlik ve ideolojik çekim gücünün bir bileşimiydi.
Kurumlar, bu gücün hem ürünüydü hem de aracıydı. 1990’lı yıllarda SSCB’nin
çöküşüyle hegemonya zirveye ulaştı. Ancak 2000’li yıllardan itibaren güç dağılımı , şu
nedenlerle köklü biçimde değişmeye başladı :
• Çin’in yükselişi: Satın alma gücü paritesinde dünyanın en büyük ekonomisi haline
geldi. Askeri harcamaları on kattan fazla arttı. Yapay zeka, 5G, yarı iletken
teknolojilerinde küresel rekabete girdi. Ancak bu yükseliş, mevcut kurumların onay ve
tesciliyle değil, kısmen onların dışında ya da içini dönüştürerek gerçekleşti.
• Rusya’nın revizyonizmi: Ekonomik ağırlığının çok ötesinde bir jeopolitik itiraz
kapasitesi geliştirdi. Gürcistan (2008), Kırım (2014) ve Ukrayna (2022) müdahaleleri,
kurallar temelli düzenin en temel normu olan toprak bütünlüğü ilkesini doğrudan sarstı.
• Yükselen orta güçler: Türkiye, Hindistan, Brezilya, Suudi Arabistan, Endonezya gibi
devletler, büyük güç bloklarından hiçbirine tamamen eklemlenmeksizin bağımsız dış
politika kapasitesi geliştirdi. “Stratejik özerklik” söylemi yaygınlaştı.
Sonuçta , uluslararası kuruluşlar, tek kutuplu dönemin güç dağılımına göre
tasarlanmıştı. Çok kutuplu gerçekliğe uyum sağlayamadılar.
2 .Kurumsal Temsil Krizi

1945’te kurulan yapıların en kalıcı zaafiyetini , kuruluş anındaki güç dengelerini
dondurmaları oluşturdu . BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi , esasen 2000’li
yılların değil , 1945’in kazananlarıdır . Dolayısıyla bugün , 1,4 milyar nüfuslu
Hindistan’ın , Afrika kıtasının (1,4 milyar nüfus, 55 devlet), Latin Amerika’nın Güvenlik
Konseyi’nde temsil edilmemesi büyük bir eksiklik.
Almanya ve Japonya, günümüzde dünyanın en büyük ekonomileri arasında yer
aldıkları halde, savaşın yenik devletleri olarak başlangıçta dışlandılar.
IMF ve Dünya Bankası’nda oy ağırlıkları yıllarca Batı lehine yapılandı. DTÖ
müzakerelerinde gelişmekte olan ülkeler çoğu zaman teknik kapasite yetersizliği
nedeniyle etkili olamadı.
Bu meşruiyet açığı, kurumları içeriden reform baskısı ve dışarıdan alternatif kurumlar
inşası baskısıyla karşı karşıya bıraktı . Çin öncülüğündeki Asya Altyapı Yatırım
Bankası (AAIB), Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS’in genişleme hamlesi, bu ikinci
tehdidin somut ürünleridir.
3.Veto Mekanizmasının Felç Etkisi
BM Güvenlik Konseyi’nin yapısal sorunu olan veto hakkı, 21. yüzyılda giderek daha
sert bir felç aracına dönüştü. Soğuk Savaş döneminde veto, iki blok arasındaki denge
mekanizmasıydı . Ancak günümüzde , Rusya, Ukrayna meselesinde hem taraf hem
veto sahibi. Çin ve Rusya, Suriye’de sekiz yılı aşkın süre boyunca insani yardım ve
ateşkes kararlarını birlikte veto etti . ABD, İsrail-Filistin meselelerinde onlarca kez veto
kullandı.
Bu tablo, Güvenlik Konseyi’ni kolektif güvenliğin aracı olmaktan çıkarıp , büyük
güçlerin birbirini bloke ettiği bir arenaya dönüştürdü. Meşruiyeti aşındırdı. Küçük ve
orta büyüklükteki devletlerin kuruma güvenini sarstı.


III. SİSTEMİK VE EKONOMİK NEDENLER
4. Küreselleşmenin Yarattığı Gerilimler
1990’lı yıllardan itibaren uluslararası kurumların önemli bir bölümü, Vaşington Uzlaşısı
çerçevesinde küreselleşmeyi yönetti . Sermaye serbestisi, ticaret liberalizasyonu,
kamu harcamalarında kısıntı, özelleştirme bu dönemin politikalarıydı . Bu politikalar
küresel ölçekte zenginlik yarattı , ancak , bu refah son derece eşitsiz olarak dağıldı
.Gelişmiş Batı ülkelerinde sanayi istihdamı dramatik biçimde geriledi. Orta sınıfların
reel gelirleri durdu ya da düştü. Küresel eşitsizlik azalırken ülke içi eşitsizlik derinleşti.
2008 küresel finansal krizi, kurumların hem bu eşitsizliği önleyemediğini hem de krizi
yönetmekteki yetersizliğini gözler önüne serdi.
Bu tablo, Batılı demokrasilerde popülist siyasi hareketlerin önünü açtı. Hem sağ hem
sol versiyonlarıyla bu hareketler , uluslararası kurumları iki gerekçeyle hedef aldı .
Ulusal egemenliği zedeledikleri ve küresel sermayenin çıkarlarına hizmet ettikleri
iddiasını öne çıkardılar.Birleşik Krallığın Brexit kararı bu dinamiğin en dramatik

örneğidir. Trump’ın “Önce Amerika ” söylemi de , yükselen popülizmin ABD’deki
yansımasıdır .
5. DTÖ’nün İşlevsizleşmesi
Dünya Ticaret Örgütü, küresel ticaret sisteminin hukuki omurgasıydı. Ancak 21.
yüzyılda üç temel alanda ciddi biçimde işlevsizleşti .Öncelikle, müzakere işlevini
kaybetti .Doha Kalkınma Turu, 2001’de başladı ve hiçbir zaman tamamlanamadı.
Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki tarım sübvansiyonları, fikri mülkiyet
hakları ve hizmet ticareti konularındaki derin görüş ayrılıkları, çok taraflı müzakereyi
fiilen kilitledi.
İkincisi, yaptırım ve uyum mekanizması felç oldu .ABD, 2017’den itibaren DTÖ Temyiz
Organı’na üye atamayı engelledi. Bu adım, ticaret anlaşmazlıklarının bağlayıcı biçimde
çözülebileceği mekanizmayı işlevsiz kıldı. Dünya ticareti, hukuki çerçeveden fiili güç
dengelerine doğru kaydı.
Ayrıca , Örgüt , yeni teknolojilerin ortaya çıkışına ve dijital ticaretin yaygınlaşmasına
hazırlıksız yakalandı . DTÖ’nün kuralları, dijital ekonomiyi, veri ticaretini, yapay zeka
ürünlerini ve platform ekonomisini düzenlemeye yetecek araçlardan yoksun. Bu
alandaki boşluk, ulusal düzenlemeler ve ikili anlaşmalarla doldurulmaya çalışılıyor.
Sonuçta , küresel ticaret sistemi, çok taraflı hukuki düzenin yerini ikili baskı ve güç
politikasına bıraktığı bir yapıya evrildi. ABD-Çin ticaret savaşı, bu değişimin en belirgin
örneğini oluşturdu .
6.Teknolojik Dönüşüm
Uluslararası kurumların teşkil edildiği Soğuk Savaş döneminde , dijital ekonomi, siber
savaş, yapay zeka ya da veri egemenliği gibi kavramlar yoktu. Bugün ise bunlar,
uluslararası ilişkilerin en kritik boyutlarını oluşturuyor. Bu alanda uluslararası düzen ya
hiç oluşmadı ya da son derece parçalı kaldı .
Mevcut duruma bakıldığında ,siber uzay alanında bağlayıcı bir uluslararası siber
güvenlik antlaşması yok. Devlet destekli siber saldırılar gri alanda seyrediyor. Yapay
zeka konusunda, askeri yapay zeka uygulamaları, otonom silah sistemleri ve
gözetleme teknolojileri için henüz küresel bir düzenleyici çerçeve yok. Veri egemenliği
alanında , AB’nin Genel Veri Koruma Yönetmeliği (GDPR) , Çin’in veri yerelleştirme
politikaları ve ABD’nin platform kapitalizmi birbirinden temelden farklı üç model
sunuyor. Bu üç model birbiriyle uyumlu değil. Yarı iletken ve kritik teknolojiye ilişkin
olarak , ABD’nin Çin’e yönelik çip kısıtlamaları, teknolojik ayrışmayı hızlandırdı. DTÖ
kuralları bu durumu yönetmekte başarılı olamadı .
Uluslararası kurumlar, bu dönüşüme yanıt üretmekte geç kaldılar. Bu gecikme,
düzenleyici boşluklar ve güç rekabetinin normlar yerine fiili kontrolü ele almasıyla
sonuçlandı.


IV. SİYASİ VE İDEOLOJİK NEDENLER

7. Batı’nın Meşruiyet Krizi
Uluslararası kurumların normlarını inşa eden Batılı devletler, bu normları kendi çıkarları
çerçevesinde ihlal etmekten geri durmadılar .Bu çifte standart, kurumların ahlaki
otoritesini aşındırdı.
İhlallere somut örnek vermek gerekirse , 2003’te Irak’ta BMGK’ den yetki alınmadan
gerçekleştirilen askeri müdahale, uluslararası hukukun meşruiyet zeminini sarstı.
Sonrasında ortaya çıkan kitle imha silahı yalanı, kurumsal güveni daha da zedeledi.
Bu konudaki bir başka örneği , NATO’nun 2011’de Libya’ya müdahalesi oluşturuyor .
BM’nin “Koruma Sorumluluğu” (R2P) ilkesi , siyasi araçsallaştırmayla kullanıldı . İnsani
gerekçeyle başlayan operasyon rejim değişikliğiyle sonuçlandı. Bu deneyim, Rusya ve
Çin’in R2P’ye karşı tutumunu kalıcı biçimde sertleştirdi.
Ve nihayet, İsrail-Filistin ihtilafıyla ilgili onlarca BM kararının hayata geçirilememesi,
uluslararası hukuk ile güç politikası arasındaki uçurumu somutlaştırdı.
Bu tablo, Küresel Güney’de yaygın bir kanıyı pekiştirdi .Uluslararası kurumlar, güçlüler
için esneklik, zayıflar için kural uyguluyor. Bu algı, kurumsal meşruiyeti derinden sarstı.

8.Milliyetçi Popülizmin Yükselişi
21. yüzyılın son yılında milliyetçi-popülist hareketler, hem Batı’da hem de gelişmekte
olan dünyada iktidar mevzileri kazandı. Bu hareketlerin uluslararası kurumlara
yaklaşımının ortak paydalarını ,ulusal egemenliğin ulusüstü kurallardan üstün olduğu
inancı , uluslararası kurumların ulusal çıkarları zedelediği iddiası ve çok taraflılık yerine
ikili ilişkileri tercih etmesi oluşturdu .
ABD’de Trumpizm, Avrupa’da çeşitli aşırı sağ hareketler, Rusya’nın egemenlikçi
söylemi, Çin’in “kendi yolunu belirleme” retoriği , farklı ideolojik tonlarda da olsa , ortak
bir çok taraflılık karşıtlığını yansıtıyor .
9. “Küresel Güney’in Yeni Siyasi Özgüveni
Bu tablonun yalnızca Batı dünyası içindeki bir kriz olmadığını vurgulamak gerekir.
Gelişmekte olan dünyanın büyük bölümünde de köklü bir zihniyet dönüşümü
yaşanıyor. Bu dönüşümün temel parametrelerini , sömürgecilik döneminin tarihsel
mirasına yönelik artan eleştirel farkındalık, Çin’in alternatif bir kalkınma modeli
sunması , “Stratejik özerklik” ve “tarafsızlık” söyleminin yükselmesi (Hindistan, Türkiye,
BAE, Güney Afrika, Brezilya) , Batı’nın insan hakları söyleminin seçiciliğine duyulan
öfkenin siyasi dile taşınması teşkil ediyor.
Ukrayna savaşı, bu bölünmeyi kristalize etti. Afrika’nın, Asya’nın ve Latin Amerika’nın
büyük bölümü, bu konuda Batı’nın talep ettiği net tutumu almaktan kaçındı. Bu,
yalnızca Rusya’ya gösterilen sempati değil , kurumsal düzene güvensizliğin ve özerk
tutum alma eğiliminin bir ifadesiydi.

V. KURUMSAL VE YÖNETİŞİM NEDENLERİ
10. Kurumların Bürokratik Katılığı
Uluslararası kurumlar yalnızca dış baskılardan değil, kurum içi işleyiş sorunlarından da
yıpranıyor . BM sisteminde , yetki örtüşmeleri, bürokrasi katmanları ve koordinasyon
eksikliği ciddi zafiyet yaratıyor . Karar alma süreçleri çok yavaş işlerken , krizler hızla
eyleme geçilmesini gerektiriyor. Bu nedenle , bürokratik hantallığın , kurumları hem
etkinlik hem de meşruiyet açısından zayıflattığını söylemek yanıltıcı olmaz .
11. Finansman Krizleri
Uluslararası kurumlar, üye devletlerin siyasi iradesine göre değişebilen finansman
katkılarına bağımlı . Bu bağımlılık, kurumların bağımsızlığını ve öngörülebilirliğini
sistematik olarak zedeliyor . Örneğin , ABD UNESCO’ya katkı payını ani bir kararla
kesti. BM bütçesi üzerindeki Kongre kısıtlamaları ise , kurumu kronik finansman
sıkıntısına sürükledi. DSÖ’nün korona salgınındaki yetersiz performansı kısmen
finansman kısıtlarıyla bağlantılı .
Uluslararası kurumların , görevlerini yerine getirmek için yeterli finansmana sahip
olmamaları , operasyonel güvenilirliklerini yitirmelerinin önemli bir nedenini oluşturuyor.


VI. ÇEVRESEL VE YENİ NESİL KRİZLER
12. İklim Krizi
İklim değişikliği, mevcut kurumsal düzenin neden yetersiz kaldığının belki de en çarpıcı
örneği olarak karşımıza çıkıyor. Gerçekliğinin bilimsel olarak kanıtlanmasına ve
gerçekleşmesi uzun süredir beklenmesine rağmen , bu konuda Kyoto’dan Paris’e
uzanan süreçte adım adım ilerleyen uluslararası müzakereler yetersiz kaldı. Bu
konudaki temel gerilim , iklim krizinin uzun vadeli kolektif akıl gerektirmesi , buna
karşılık, ülkelerin karar süreçlerinin seçim döngüleri ve kısa vadeli çıkarlarla
şekillenmesinden kaynaklanıyor . Üstelik iklim politikası, ekonomik rekabet ve enerji
güvenliği meseleleriyle iç içe geçiyor. Bu da ulusal çıkarların küresel normların önüne
geçmesini kolaylaştırıyor.


VII. SONUÇ
Yukarıdaki nedenleri yapısal bir çerçevede özetlemek gerekirse , devletler arası güç
dağılımı değişti ama kurumlar dönüşemedi. Meşruiyet açığı derinleşti ama reform
gerçekleşmedi. Küreselleşme eşitsizlikleri büyüttü ama kurumlar çare üretemedi.
Teknoloji kurumların ötesine geçti , ama gerekli düzenleme gecikti. Seçici hukuk
uygulaması güveni sarstı ve normatif otorite çözüldü. Popülizm çok taraflılığa saldırdı ,

savunma mekanizmaları yetersiz kaldı. Küresel Güney özerkleşti , temsil sorunu
karşılıksız kaldı.
Bütün bu nedenler, birbirinden bağımsız değil ,birbirini besleyen ve pekiştiren bir kısır
döngü oluşturuyor.
Düzenin çözülmesi, tarihin sonunu değil, yeni bir nizam kurma mücadelesinin
başlangıcını işaret ediyor. Asıl soru , bu yeni düzenin , yeniden müzakere edilmiş çok
taraflı normlar üzerine mi inşa edileceği , yoksa güç dengelerinin fiilen belirlediği,
kuralsız bir rekabet ortamına mı evrileceği .Bu sorunun cevabı, 21. yüzyılın geri
kalanını şekillendirecek.​​