ABD ile Çin arasındaki teknolojik rekabet, son yıllarda uluslararası ilişkilerin en önemli gündem maddelerinden biri haline geldi. Washington yönetimi Çin'in ileri teknolojiye ulaşmasını engellemeye çalışırken Pekin, dışa bağımlılığını azaltacak yeni bir sanayi ve teknoloji politikası izliyor. Ancak iki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler incelendiğinde, bu rekabetin sanıldığı kadar basit olmadığı görülüyor. Çünkü ABD ve Çin, birbirlerinin teknolojik gelişmesini sınırlandırmaya çalışırken aynı zamanda birbirlerinin üretim ve teknoloji kapasitelerinden yararlanmaya devam ediyor.

The Washington Post gazetesinde 11 Ekim'de yayımlanan ve yapay zekâ yarışında ABD'nin Çin'e olan bağımlılığını ele alan makale, bu çelişkiyi yeniden gündeme taşıdı. Amerikan yönetiminin Çin'e yönelik teknoloji kısıtlamalarına rağmen Amerikan şirketlerinin Çin'deki üretim imkânlarından ve Çinli şirketlerin geliştirdiği yapay zekâ modellerinden yararlanması, küreselleşmenin ortaya çıkardığı karşılıklı bağımlılığın yeni bir örneğini oluşturuyor.

Bu gelişmeyi anlayabilmek için Çin'in son kırk yılda geçirdiği ekonomik dönüşüme bakmak gerekiyor. Deng Xiaoping'in 1978 yılında başlattığı Reform ve Dışa Açılma (Gaige Kaifang) politikası, Çin'in uluslararası üretim sistemine katılmasının önünü açtı. Çin, başlangıçta düşük işgücü maliyetlerini ve geri kalmışlığın avantajlarını kullanarak emek yoğun sektörlerde üretim yapmaya başladı. Batılı şirketler ise üretim maliyetlerini düşürmek amacıyla yatırımlarını Çin'e yönlendirdi.

Bu ilişki uzun yıllar her iki tarafın da yararına oldu. Batılı tüketiciler ucuz Çin mallarına ulaşırken Çin, yabancı sermaye ve teknoloji transferi sayesinde sanayi altyapısını geliştirdi. Ancak zaman içinde Çin'de ücretlerin artması ve üretim teknolojilerinin gelişmesi, ülkenin emek yoğun sektörlerden sermaye ve teknoloji yoğun sektörlere geçmesini zorunlu hale getirdi. Japonya ve Güney Kore'nin daha önce gerçekleştirdiği bu dönüşüm, Çin'de Made in China 2025 gibi sanayi politikalarıyla desteklendi.

Başlangıçta Batılı şirketlerin üretim merkezi olan Çin, bugün aynı şirketlerin en önemli rakiplerinden biri durumunda. Yapay zekâ alanında yaşanan rekabet, bu dönüşümün son aşamalarından birini oluşturuyor.

Yapay zekâ teknolojileri genellikle gelişmiş yazılımlar ve büyük dil modelleri üzerinden değerlendiriliyor. Oysa bu sistemlerin çalışabilmesi için yarı iletkenler, veri merkezleri, enerji altyapısı ve çok sayıda elektronik bileşene ihtiyaç duyuluyor. Dolayısıyla yapay zekâ yalnızca yazılım geliştirme meselesi değil, aynı zamanda büyük bir sanayi üretimi meselesidir.

ABD, gelişmiş çip tasarımı, yazılım ve araştırma kapasitesi bakımından önemli üstünlüklere sahip. Çin ise elektronik üretimi, sanayi altyapısı ve teknolojilerin büyük ölçekte uygulanması açısından güçlü bir konumda bulunuyor. Bu nedenle iki ülkenin birbirlerinden tamamen bağımsız teknolojik sistemler kurmaları, siyasi söylemlerde ifade edildiğinden daha zor görünüyor.

Bununla birlikte karşılıklı bağımlılığın iki ülke açısından aynı anlama gelmediğini de belirtmek gerekiyor. ABD'nin gelişmiş yarı iletkenlere yönelik ihracat kısıtlamaları, Çin'in en ileri yapay zekâ sistemlerini geliştirmesini zorlaştırıyor. Çin'in bu alandaki teknolojik açığı kısa sürede kapatması kolay değil. Buna karşılık Amerikan şirketlerinin de Çin'deki üretim kapasitesinin yerine başka ülkelerde aynı maliyet ve verimlilik düzeyinde alternatifler oluşturması zaman alıyor.

Burada dikkat çekici olan, teknoloji kısıtlamalarının yalnız Çin'in gelişmesini yavaşlatmaması, aynı zamanda Çinli şirketleri farklı çözümler geliştirmeye yönlendirmesidir. DeepSeek gibi şirketlerin ortaya çıkışı, daha sınırlı hesaplama imkânlarıyla rekabet edebilen modeller geliştirmenin önemini gösterdi. Bu durum Çin'in teknolojik bağımlılığını ortadan kaldırmıyor. Ancak teknolojik üstünlüğün yalnız en gelişmiş donanıma sahip olmakla açıklanamayacağını da ortaya koyuyor.

ABD ile Çin arasındaki ilişkilerde bir başka çelişki devletlerin stratejik hedefleri ile şirketlerin ekonomik çıkarları arasında yaşanıyor. Amerikan yönetimi ulusal güvenlik gerekçesiyle Çin teknolojilerine bağımlılığı azaltmaya çalışırken, Amerikan şirketleri daha düşük maliyetli ve verimli teknolojilerden yararlanmak istiyor. Çin yönetimi ise teknolojik bağımsızlığı hedeflerken, Çinli şirketler küresel üretim ve araştırma ağlarının sunduğu imkânlardan vazgeçmek istemiyor.

Aslında bu durum küreselleşmenin ortaya çıkardığı üretim ilişkilerinin doğal bir sonucudur. Son kırk yılda uluslararası üretim sistemi, ülkelerin birbirlerinden bağımsız üretim yapmaları üzerine değil, farklı üretim aşamalarında uzmanlaşmaları üzerine kuruldu. Bir ülkede tasarlanan ürünün başka bir ülkede üretilmesi, üçüncü bir ülkede birleştirilmesi ve dünyanın farklı pazarlarında satılması bu sistemin temel özelliği haline geldi.

Bugün ABD ile Çin arasındaki teknolojik rekabet, bu yapının değiştirilmesine yönelik bir mücadeleye dönüşmüş durumda. Ancak üretim ilişkilerini değiştirmek, yalnızca yeni ticaret engelleri koymakla mümkün olmuyor. Alternatif tedarik zincirlerinin kurulması, yetişmiş işgücünün oluşturulması ve teknolojik bilgi birikiminin geliştirilmesi gerekiyor. Bütün bunlar zaman ve büyük miktarda sermaye gerektiriyor.

Bu rekabetin üçüncü ülkeler açısından da önemli sonuçları bulunuyor. Avrupa Birliği, Hindistan ve Güneydoğu Asya ülkeleri bir taraftan Amerikan teknolojilerinden yararlanırken, diğer taraftan Çin'in üretim kapasitesinden ve giderek gelişen teknolojik imkânlarından faydalanıyor. ABD ile Çin arasındaki teknoloji ayrışmasının derinleşmesi, bu ülkelerin maliyetlerini artırabilir ve teknoloji tercihlerini siyasi bir mesele haline getirebilir.

Türkiye de benzer bir durumla karşı karşıya. Üretim ve dış ticaret yapısı uluslararası değer zincirlerine bağlı olan Türkiye'nin yapay zekâ alanında yalnızca Amerikan veya Çin teknolojilerine yönelmesi yeni bağımlılıklar ortaya çıkarabilir. Bu nedenle teknolojik bağımsızlığı her şeyi kendi imkânlarıyla üretmek şeklinde değerlendirmek yerine, farklı teknolojilere ulaşabilme ve bunları kendi üretim yapısına uyarlayabilme kapasitesi üzerinden ele almak daha gerçekçi olacaktır.

Çin'in ekonomik yükselişi, küreselleşmenin yalnız sermayenin ve malların dolaşımını artırmadığını, aynı zamanda teknolojik kapasitenin ülkeler arasında yeniden dağılımına da yol açtığını gösterdi. Batılı şirketlerin maliyet avantajı elde etmek amacıyla Çin'e taşıdığı üretim faaliyetleri, zaman içinde Çin'in kendi teknolojik kapasitesini geliştirmesine katkıda bulundu. Bugün ABD'nin karşı karşıya olduğu teknolojik rakip, önemli ölçüde bu ekonomik ilişkilerin sonucunda ortaya çıktı.

ABD ile Çin arasındaki yapay zekâ rekabeti önümüzdeki yıllarda daha da sertleşebilir. Ancak iki ülkenin birbirlerinden tamamen bağımsız hale gelmeleri kolay görünmüyor. Küreselleşmenin oluşturduğu üretim ilişkileri, siyasi rekabetin derinleşmesine rağmen varlığını sürdürüyor.

Bu nedenle yapay zekâ yarışında belirleyici olan yalnız hangi ülkenin daha gelişmiş teknolojiye sahip olduğu değil, aynı zamanda bu teknolojiyi üretecek, geliştirecek ve ekonomik faaliyetlere uygulayacak kapasiteyi ne ölçüde oluşturabildiğidir. ABD ile Çin arasındaki mücadele, teknolojik üstünlük kadar küresel üretim sisteminin geleceğini de belirleyecektir.