Giriş
Kurallara dayalı uluslararası düzen (KDUD) kavramı ikinci dünya savaşından sonra oluşturulan
ve bir süreç içerisinde oluşturulan kurumlar, kurallar ve kabul edilen antlaşmalarla kurulan düzenin
adıdır. Bu terim özellikle 1990’lardan sonra iki kutuplu sistemin sona ermesi ve küreselleşmenin hız
kazandığı dönemde daha sık kullanılır olmuştur. Uluslararası ilişkilerin yönetimi, kurallar, kanunlar ve
benimsenen uygulamalara verilen bir isimdir bu kavram. Bu düzen, Batı’nın ekonomik, teknolojik ve
kurumsal üstünlüğüne dayanmış; güvenlik ise ağırlıklı olarak askerî güç, caydırıcılık ve devlet merkezli
tehdit anlayışıyla tanımlanmıştır.
Ancak günümüzde bu düzeni ayakta tutan sütunlar ciddi biçimde sarsılmaktadır. Bunun nedeni
tek bir alandaki kriz değil; teknoloji, ekonomi, güvenlik ve jeopolitik rekabetin aynı anda dönüşmesidir.
Uluslararası sistem artık tek boyutlu değil; veri, finans, kültürel iletişim, üretim zincirleri ve dijital
altyapıların belirlediği çok katmanlı, kırılgan ve hızla değişen bir yapıya dönüşmüştür. Bu nedenle
KDUD’nin sürdürülebilirliği yalnızca askerî güç veya diplomatik kapasite ile değil, görünmez tehditlere
karşı dayanıklılıkla doğrudan bağlantılı hâle gelmiştir.
Bu yazıda önce söz konusu düzenin temel kurumlarının neden kırılgan hâle geldiği; ardından
güvenlik anlayışının nasıl dönüştüğü ve geleceğe dair işbirliği alanlarının neler olabileceği ele alınmıştır.
Yeni bir düzen mi kurulmalı yoksa mevcut sistem iyileştirilmi ya da çağın ihtiyaçlarına cevap verecek
şekilde dönüştürülmeli midir şeklinde devam eden tartışmalara güvenlik penceresinden katkı sunmak
üzere hazırlanmıştır.
KDUD’ni oluşturan temel kurumlar
KDUD, hâlâ aktif olan beş ana kurumsal sütun üzerinde yükselmektedir:
BM ve bağlı kuruluşlar (küresel güvenlik ve diplomasi),
IMF, Dünya Bankası, OECD gibi Bretton Woods kurumları (ekonomik işbirliği ve kalkınma),
NATO ve bölgesel güvenlik örgütleri (savunma),
Silahların kontrol rejimleri,
WTO, WHO, ICAO gibi uzmanlık kuruluşları ile AB, OIC, GCC gibi bölgesel örgütler.
Bu yapıların ortak özelliği, Batı’nın tarihsel güç üstünlüğü dikkate alınarak tasarlanmış olmalarıdır.
Soğuk Savaş iki kutuplu bir dünya görünümü yaratmış olsa da üretim gücü ve sermaye birikimi uzun süre
Batı’nın elinde kalmıştır. Üretimden elde edilen avantaj, finansal sistemin de Batı lehine şekillenmesini
sağlamış; üretimin küresel güneye kaydırılmasında bir sorun görülmemiştir çünkü bunun finansal araçlar
üzerinden kontrol edilebileceği düşünülmüştür. 21nci yüzyılın başından itibaren Çin’in ve küresel
güneyin üretimde, yenilikçilikte ve teknolojide hızla güç kazanması bu kurumsal mimarinin
eşitsizliklerini görünür kılmıştır. Batının temsil gücünü paylaşmaya direnmesi nedeniyle BRICS, Şanghay
İşbirliği Örgütü gibi paralel kurumlar ortaya çıkmıştır.
Batı, üretim üstünlüğünü kaybetmeye başladıkça elindeki en güçlü araç olan finansal yaptırımları
daha sık kullanmaya başlamıştır. Üstelik bu yaptırımların büyük çoğunluğu BM kararlarına
dayanmamakta; tek taraflı veya blok kararlarıyla uygulanmaktadır. Söz konusu yaptırımların nerde ise
tamamı batı kaynaklıdır. Hem korumacılık hem de rakibi zayıflatma amacı taşıyan yaptırımlar,
KDUD’nin meşruiyetini aşındıran önemli bir unsur hâline gelmiştir. O halde batı bu silahı son yıllarda
neden sık kullanmaya başladı sorusu akla gelmektedir. Bunun cevabı KDUD’nin gerçek omurgasının
kurulu finanasal mimari olduğu gerçeğinde yatmaktadır.
Günümüz uluslararası düzeninin ayakta kalmasını sağlayan en kritik unsur askerî güçden çok
küresel finansal mimaridir. Bu mimarinin temel bileşenleri ise
Doların rezerv para statüsü olması
Petrol ticaretinin dolarla yapılması,
SWIFT ödeme sistemi,
Batı merkezli finans piyasaları ve bunlar üzerinden devreye alınan yaptırımlardır.
Batı’nın yaptırım kapasitesinin büyük bölümü bu altyapılara dayanmaktadır. Bu nedenle finansal
düzeni tehdit eden gelişmelerin bölgesel askerî çatışmalardan daha büyük bir küresel kırılma potansiyeli
taşıdığı söylenebilir. Bu sistemi değiştirmeye yönelik girişimler batı tarafından algılanan en büyük tehdit
kaynağıdır. Bu kapsamda Çin’in dijital Yuan ve BRICS ödeme sistemleri gibi alternatif yapılar batının
kurduğu müesses nizamı tehlikeye atma potansiyeli taşıyan varoluşsal tehditler olarak görülmektedir.
Güvenliğin değişen doğası
Kurallara dayalı düzen tarihsel olarak tarafsız değildir. Batı merkezli çıkarları öncelikli olarak
gören bir sistemdir. Güvenlik anlayışı da buna göre şekillenmiştir. Güvenlik geleneksel olarak sınırların,
egemenliğin ve ulusal çıkarların korunması anlamında kullanılan bir kavram olmuştur. Güvenliğin
sağlanmasında en görünür ve kolay tanımlanabilen araç ise askeri güç kapasitesidir. Kuralları koyan taraf
aynı zamanda bunları korumakla da yükümlüdür. Askeri güç söz konusu düzende bu işlevi de görmüştür.
ABD’nin küresel askerî varlığının bir amacı da bu düzeni korumaktır.
Klasik güvenlik teorilerine göre kaotik uluslararası ortamda tehditler büyük ölçüde devlet
merkezli ve askeri odaklı olduğundan bunlara karşı da askeri gücün geliştirilmesine önem verilmiştir.
Askeri gücün geliştirilmesi, ve kullanımının ikna edici olabilmesi için bir meşruiyet zemininin de
yaratılması gerekmiştir. Batı kendi kimliğini koruyabilmek için öteki olarak tanımlanabilecek bir
düşmana ihtiyaç duymuştur. Tehditlerin kaynağı devletler olduğu için düşman da devletler veya karşı
ittifakın üyeleri olarak belirlenmiş ve SSCB ideolojisi özgür dünyanın tehdidi olarak sunulmuştur. Bunun
sonucu olarak da askeri rekabetin yanında çatışmanın asıl konusu ideolojik meşruiyet mücadelesi
olmuştur. “Ötekileştirme”, hem Batı değerlerinin evrenselleştirilmesi hem de Batı toplumlarının iç
bütünlüğünün korunması için kullanılmıştır. Askeri açıdan kollektif savunma ve caydırıcılık güvenlik
anlayışının temelini oluşturmuştur.
Ötekinin farklılaşması
Günümüzde öteki kavramı farklılaşmaya başlamıştır. “Öteki” artık yalnızca düşman devletleri
ve terror örgütlerini değil küresel ölçekli teknoloji şirketlerini, yapay zekâ modellerini, kontrolsüz
algoritmaları, bağımlılık yaratan platformları da kapsamaktadır. Kritik alt yapı tesisleri, dijital ağlar ve
uzay konuşlu sistemler hem küresel bağımlılığın vazgeçilmezleri hem de en kırılgan unsurları haline
gelmiştir. Bu aktörler devletlerden bağımsız hareket edebilmekte, kritik altyapıları etkileyebilmekte ve
toplumsal algıyı da dönüştürebilmektedir.
Yeni tehditlerin çoğu görünmez, algılanması zor, kaynağı belirsiz, fiziksel değil dijital,ve bazen
de devletlerden değil şirketler ve otonom sistemlerden kaynaklanan tehliklerdir. Örneğin bir siber saldırı
tek satır bir kodla bankacılık sistemini durdurabilir. Yörüngedeki uyduların zarar görmesi küresel GPS
ağını çökerterek lojistik sistemleri, ticareti ve iletişimi felce uğratabilir. Kısacası tehditler artık gözle
görülmese de etkileri neredeyse bir savaşta olabilecek kadar yıkıcı kapasiteye erişmiştir.
Geleneksel tehditlere karşı sınırlarındaki fiziki güvenlik sistemleri ve askeri güç kapasiteleri ile
korunma sağlayabilen ülkeler bu yeni tehditlere karşı daha hassas duruma gelmişlerdir. Ortaya çıkan bu
tehditler öteki kavramına da yeni bir boyut kazandırmıştır. Çünkü bunlar sınırları olmayan bir dünyada
faaliyet göstermektedirler.
Ticaretin küreselleşmesi, dijital ağlar üzerinden sağlanan bağımlılık geleneksel bakış açısına göre
coğrafi sınırlara dayanan güvenlik anlayışını da değiştirmiştir. Dijital çağda bilgi üretimi, paylaşımı,
kültürel etkileşim, finansal uygulamalar fiziksel sınırlamalara bağlı olmadan hızla yapılabilir hale
gelmiştir. Küreselleşme geçirgenliği artırmıştır. Görünürde bu serbestliğin arka planında ise bilgi
hakimiyetini korumak için yeniden dijital duvarlar yükselmeye başlamıştır. Örneğin batılı devletler Çin
tarafından geliştirilen yapay zeka modellerini, kritik alt yapı donanımlarını yasaklamış, Çin ise bu
teknolojilerin geliştirilmesi ve kullanımını tamamen devlet kontrolüne almıştır.
Görünmez tehditlere karşı görünür silah sistemleri
Soğuk savaş döneminde belirli coğrafyalarda askeri güç unsurları, ittifaklar, ideolojik bloklar gibi
görünür aktörler üzerinden şekillenen güvenlik anlayışı bugünkü görünmez tehditleri karşılamda yetersiz
kalmaktadır. Buna karşın eski güvenlik anlayışının etkisinden henüz kurtulamayan devletler hala
geleneksel tehditlere karşı geliştirilen silah sistemlerine büyük yatırımlar yapmaktadırlar. Bu çelişkinin
dört temel nedeni aşağıda belirtilmiştir.
Psikolojik açıdan toplumların tehdit algısı hala görünen fiziksel çatışmaların yarattığı yıkımla
şekillenmektedir. Politikacılar için bu silahlara yapılan yatırımların görünürlüğü fazladır ve siyasi
getirileri yüksektir. Ulusal ve uluslararası güvenlik kurumları hala büyük ölçüde 20nci yüzyıl
savaşlarından alınan derslere göre tasarlanmıştır. Bunlar kadar önemli diğer bir faktör görünmez
tehditlerin nükleer silahların etkileri ile karşılaştırılabilecek kolektif bir dehşet hafızasını henüz
yaratmamış olmalarıdır. Pandemi ile yaşanan gelişmeler, iklim krizinin etkileri henüz bu denli dehşet ve
korku yaratmadığı için eski güvenlik anlayışına göre silahlanma devam etmektedir. Asıl üzerinde
durmamız gereken sorun yerleşik paradigmalara, kabullenilmiş kavramlara dayanan algılama şeklimizdir.
Yukarıda açıklanan gelişmeler KDUD’nin geleneksel devlet-merkezli güvenlik yapısıyla
uyumsuzluk yaratmaktadır. Çünkü uluslararası kurumların yetkisi hâlâ 20nci yüzyıl aktörlerine göre
düzenlenmiştir. Kurallar devletler için geçerlidir fakat bugün kritik kararların bir kısmını devlet dışı
aktörler verebilecek hale gelmiştir.
Yeni bir güvenlik anlayışı ihtiyacı
Bir zamanlar evrensel kabul gören kurallara dayalı uluslararası düzen, bugün kural koyucular ile
kurallara uyması beklenenler arasında artan bir gerilim üretmektedir. Sistem hâlâ eşitlik söylemini
sürdürse de uygulamada adalet zayıflamış, güçlünün belirlediği kurallar öne çıkmıştır. Evrensellik iddiası
taşıyan bu düzen, aslında tek kutupluluk döneminin bir yansımasıydı; ancak bugün dünya düzeni çok
kutuplu bir yapıya doğru dönüşmektedir.
Yeni teknolojiler ve bu teknolojilerin ürettiği araçlar, askeri güce dayalı caydırıcılık kavramını
yeniden tanımlamayı zorunlu kılmaktadır. Bir taraftan yeni güç odakları ortaya çıkarken, diğer taraftan
küresel tedarik zincirleri ve enerji bağımlılıkları tüm aktörleri etkileyen yeni kırılganlıklar yaratmaktadır.
Toplumların karşılıklı bağımlılığı artarken güvensizlik duygusu da derinleşmektedir. Bu güvensizliğin
temel nedeni, mevcut kurumların işleyişindeki yetersizlik ve yönetememe sorunudur. Teknolojik değişim
kapasitemiz ile bu değişimin doğurduğu sonuçları düzenleme yeteneğimiz arasındaki fark giderek
açılmaktadır.
Sorun yalnızca kurumların eskimesi değildir; asıl problem, kavramların da işlevini yitirmesidir.
Askeri caydırıcılık merkezli eski güvenlik yaklaşımı yerini dijital dayanıklılık kavramına bırakmaktadır.
Eğer bu alanda uluslararası düzenlemeler yapılamazsa, güvenliğin sağlanması da mümkün olmayacaktır.
Kurumların tamamen dönüşmesi uzun zaman alabilir; ancak aşağıda belirtilen alanlarda sağlanacak
uzlaşılar, daha geniş kapsamlı işbirliklerinin de önünü açabilir.
Bu kapsamda öncelikle güvenlik kavramının yeniden tanımlanması gereklidir. Güvenlik yalnızca
devletlerin bekasını değil; toplumların, ekonomilerin, bilginin ve teknolojilerin korunmasını da
içermelidir. Sınır tanımayan dijital altyapıların güvenliği, sürdürülebilirliği ve dijital egemenlik konuları
güvenlik tanımının ayrılmaz parçası hâline gelmelidir. Örneğin belirli devletler ve büyük şirketlerin
mülkiyetinde olan fakat bütün dünya için hizmet sağlayan fiberoptik denizaltı internet kaboloları, küresel
konumlama uyduları gibi alt yapıların yönetimi ve işletilmesi insanlığın ortak malı gibi düşünülerek
düzenlemeler yapılmasına ihtiyaç vardır. Kendi sınırları dışında olsa bile ülkelerin güvenlik politikalarını
hazırlayan kurumlar bunların güvenliğini de dikkate almak zorundadır.
Kurallara dayalı düzenin evrenselliği gibi batı kültürünün evrensellik iddiası da anlayış birliği
sağlanmasında engeller çıkarmaktadır. Örneğin güvenlik ve bunun karşıtı tehdit kavramlarına iki farklı
kültürde nasıl yaklaşıldığı dikkat çekicidir. Batı düşüncesinde tehdit, güvenliğin sağlanması için
bastırılması, etkisizleştirilmesi gereken bir unsurdur. Bu da devletlerarası ilişkileri sıfır toplamlı çatışmacı
bir yapıya sürüklemektedir. Buna bağlı olarak caydırıcılık, güç geliştirme, askeri ittifaklar kurma gibi
politikalarla sağlanmaya çalışılmaktadır.
Doğu düşüncesinde ise zıtlıkların yok edilmesi değil, dengelenmesi ve aşırılıkların önlenmesi
önemlidir. Tehdit yıkıcı bir unsur değil sistemin sürdürülmesi için aşırılıklarının giderilmesi
dönüştürülmesi gereken bir unsurdur. Bu farklı düşünme biçimleri güvenlik politikalarını doğrudan
etkilemektedir. Bu nedenle bir tarafın kendi kültürel yaklaşımını üstün görmesi yerine, karşı tarafın
düşünme biçimini anlamaya yönelik çaba göstermesi işbirliğini kolaylaştıracaktır. Son yıllarda hayatımıza
giren yapay zekâ uygulamaları kültürler arası etkileşimin artırılması için etkili bir araç olabilir. Ancak
devletler bu uygulamaların farklı kültürlerde kullanımına sınırlamalar getirmektedirler. Kültürel
etkileşimi engelleyen dijital bariyerler ve medya kısıtlamaları konusunda yapıcı düzenlemelere ihtiyaç
vardır.
Yukarıda belirtilen dijital alt yapılara yönelik yeni tehditlerden kaynaklanan ve nükleer silahların
yarattığı türden “dehşet hafızası” yaratacak bir olay henüz gerçekleşmemiştir. Ancak bu düzeyde yıkım
yaratma potansiyeline sahip birçok teknoloji mevcuttur. İklim krizinin etkileri zamana yayıldığı için
tehlikenin algılanması farklı toplumlarda farklı düzeydedir. Yakın dönemde yaşanan pandemi ise bu
kırılganlıkların somut göstergelerinden biridir. Bunlardan daha da tehlikelisi, dünyadaki tüm sistemleri
birbirine bağlayan kritik altyapıların tahrip edilmesi ihtimalidir. Nükleer silahlar için kullanılan karşılıklı
garantili yıkım (MAD) prensibine benzer bir durum bu tehditler için de geçerlidir. Çünkü böyle bir
saldırıyı başlatacak tarafın kendisininin de etkilenmemesi mümkün değildir.
Bu nedenle uzay güvenliği, yapay zekâ ve otonom sistemlerin geliştirilme ilkeleri, biyogüvenlik
ve pandemi hazırlıkları, finansal sistemlerin korunması gibi alanlarda hızlı düzenlemeler yapılması
gerekmektedir. Özellikle:
• Otonom silah sistemlerinde insan kontrolü (human-in-the-loop),
• Siber operasyonlarda “ilk kullanan olmama” prensibi,
• Yapay zekâ için küresel ilkeler ve kırmızı çizgiler gibi normların belirlenmesi acil ihtiyaçtır.
BM sistemi mevcut yapısı ile bu alanlarda bağlayıcı kararlar almakta zorlanmaktadır. Soğuk
Savaş döneminde iki süper gücün nükleer silahlara ilişkin yürüttüğü arka kapı politikaları ve gizli
diyaloglara benzer şekilde, bugün teknolojik kapasiteye sahip ülkelerin bir araya gelerek teknik
müzakereler yürütmesi daha hızlı ve etkili sonuçlar doğurabilir.
Sonuç olarak çok kutuplu bir dünya oluşmaktadır. Çok kutupluluğun doğası rekabetçi ve
çatışmacıdır. Ancak küresel güvenlik açısından çatışma değil işbirliği alanları belirlenerek çözümler
geliştirilmelidir. Başlangıçta sorulan soruya verilecek cevap ise yeni bir düzen kurmak yerine mevcut
düzeni çağımızın ihtiyaçlarına göre değiştirmek daha akılcı bir çözümdür. Çünkü tarihte yeni düzenlerin
kurulması hep büyük yıkımların savaşların arkasından gerçekleşmiştir.Daha adil bir düzen için çözüm
arayışları sadece iki veya üç super güç ile sınırlandırılmamalı bölgesel güçler de buna ortak edilmelidir
THE FUTURE OF THE RULES-BASED
INTERNATIONAL ORDER AND THE CHANGING
NATURE OF SECURITY
(Ret) LTG Nazım Altıntaş
Introduction
The rules-based international order (RBIO) is the term used to describe the system established
after the Second World War through the creation of institutions and the adoption of treaties over
time. This concept became more widely used particularly after the 1990s, when the bipolar
system came to an end and globalization accelerated. In essence, the RBIO refers to the set of
rules, laws, and commonly accepted practices that govern the management of international
relations. This order has historically rested on the West’s economic, technological, and
institutional superiority, while security has predominantly been defined through military power,
deterrence, and a state-centric understanding of threats.
Today, however, the pillars sustaining this order are under significant strain. The challenge stems
not from a single crisis, but from the simultaneous transformation of technology, economics,
security, and geopolitical competition. The international system is no longer one-dimensional; it
has evolved into a multilayered, fragile, and rapidly shifting structure shaped by data, finance,
cultural interaction, supply chains, and digital infrastructures. For this reason, the sustainability
of RBIO depends not only on military power or diplomatic capacity, but increasingly on
resilience against invisible threats.
This article first explores why the core institutions of the existing order have become fragile; it
then analyzes how the conception of security has evolved and identifies potential areas for future
cooperation. It is prepared with the aim of contributing—through a security-oriented
perspective—to the ongoing debates on whether a new order should be established or whether
the current system should be improved or transformed to meet the needs of the contemporary era.
The Core Institutions of RBIO
RBIO rests on five main institutional pillars that remain active today:
• The UN system and its agencies (global security and diplomacy)
• Bretton Woods institutions such as the IMF, World Bank, and OECD (economic cooperation
and development)
• NATO and regional security organizations (defense)
• Arms-control regimes
• Specialized organizations such as the WTO, WHO, ICAO, as well as regional bodies like the
EU, OIC, and GCC
All these structures share a common feature: they were designed according to the historical
distribution of power in favor of the West. Although the Cold War created an illusion of
bipolarity, production capacity and capital accumulation remained largely in Western hands.
Western dominance in industrial production shaped the global financial system in its favor, and
outsourcing manufacturing to the global South was not seen as a strategic risk because financial
instruments were assumed to be sufficient to maintain control.
From the early 21st century onward, the rapid rise of China and the global South in production,
innovation, and technology exposed these institutional inequalities. The West’s reluctance to
share representational power led to the emergence of parallel structures such as BRICS and the
Shanghai Cooperation Organization.
As Western production advantages declined, the West increasingly relied on its strongest
remaining instrument: financial sanctions. Most sanctions today are not based on UN Security
Council resolutions; rather, they are imposed unilaterally or through blocs. Nearly all originate
from Western actors. Serving both protectionist and coercive purposes, sanctions have become a
key factor eroding RBIO’s legitimacy.
The question naturally arises: Why has the West relied so heavily on sanctions in recent years?
The answer lies in the fact that the true backbone of RBIO is not military superiority but the
global financial architecture.
The Critical Role of the Financial Architecture
The most essential component of today’s international order is the global financial architecture.
Its core elements include:
• The reserve-currency status of the U.S. dollar
• Global oil trade denominated in dollars
• The SWIFT payment network
• Western-dominated financial markets and sanction mechanisms
These infrastructures constitute the foundation of Western sanction capacity. Any development
that threatens this financial architecture carries far greater systemic risk than regional military
conflicts. Consequently, initiatives aimed at transforming or bypassing the system—such as
China’s digital yuan, BRICS payment platforms, and alternative currency mechanisms—are
perceived by the West as existential challenges to the established order.
The Changing Nature of Security
Historically, RBIO has been far from politically neutral; it reflected Western priorities and
definitions of threat. Security traditionally referred to the protection of borders, sovereignty, and
national interests. The most visible and easily definable instrument of security was military
capability, which also served as a means to protect the rules set by the West. The global U.S.
military presence functions in part to uphold this order.
Classical security theories assumed that, in an anarchic international environment, threats were
state-centric and military in nature, requiring the development of military power and a
legitimizing narrative for its use. The West needed an ideological “Other” to maintain its
identity. The Soviet Union was framed as the antithesis of the free world. As a result, the Cold
War became not only a military rivalry but also a struggle for ideological legitimacy.
Thus, “Othering” functioned both to universalize Western values and to maintain internal
cohesion. Collective defense and deterrence formed the foundation of security.
The Transformation of the “Other”
Today, the concept of the “Other” has fundamentally changed.
The “Other” is no longer limited to hostile states or terrorist networks; it now includes:
• global technology companies,
• artificial intelligence systems,
• uncontrolled algorithms,
• digital platforms that produce dependency,
• space-based infrastructures and critical networks.
These actors operate independently of states, can influence critical infrastructures, and can
reshape public perception. Many new threats are invisible, difficult to detect, non-physical, and
often originate from corporations or autonomous systems.
A single line of malicious code can halt an entire banking system. Damage to satellites can
disrupt GPS networks, crippling logistics, trade, and communication. In short, although these
threats are invisible, their destructive potential rivals that of conventional warfare.
Even states capable of protecting themselves against traditional military threats now face
heightened vulnerability.
Visible Weapons Against Invisible Threats
Cold War security revolved around visible actors—territory, military blocs, and ideological
confrontation. This paradigm is ill-suited to today’s invisible threats. Yet states continue to
invest heavily in costly conventional weapons systems. Several factors explain this contradiction:
• Societal threat perception is shaped by visible destruction.
• Politicians prefer visible investments for political impact.
• Security institutions remain shaped by 20th-century conflicts.
• Invisible threats have not yet produced a collective trauma comparable to nuclear devastation.
Thus, despite pandemics, climate-related shocks, and systemic cyber risks, traditional military
procurement continues.
These developments deepen the mismatch between RBIO and today’s security environment, as
international institutions retain mandates rooted in an outdated actor-structure model.
The Need for a New Security Paradigm
RBIO once claimed universality, but the gap between rule-makers and rule-takers is widening.
While the system verbally upholds equality, in practice it reinforces power asymmetries. The
order reflected a unipolar moment; today it faces the reality of an emerging multipolar world.
Technological change has outpaced the regulatory capacities of existing institutions.
Vulnerabilities created by global supply chains and energy dependencies have intensified
uncertainty. The main problem is not only that institutions have become obsolete—it is that key
security concepts have lost their explanatory power.
In this regard, it is necessary to redefine the concept of security. Security should not be
understood solely as the preservation of state survival; it must also include the protection of
societies, economies, knowledge, and technologies. The security, sustainability, and digital
sovereignty of borderless digital infrastructures should become integral elements of this
expanded security framework.
For instance, infrastructures such as fiber-optic undersea internet cables and global positioning
satellites—owned by certain states or major corporations yet serving the entire world—require
regulatory arrangements that treat them as common assets of humanity. Institutions responsible
for formulating national security policies must take the protection of these systems into
consideration, even when they lie beyond their own territorial boundaries.
Cultural assumptions also play a role.
• Western security thought frames threats as phenomena to be suppressed—leading to zero-sum
politics, deterrence, and military alliances.
• Eastern thought emphasizes balancing and preventing extremes—producing more adaptive
approaches.
Instead of assuming the superiority of a single cultural framework, efforts should be made to
understand differing strategic mindsets. Digital barriers and media restrictions that hinder
cultural exchange should be reassessed. Artificial intelligence could become a tool for
facilitating cross-cultural interaction.
The Emerging “Shared Vulnerability”
New technologies have not yet created a collective “memory of devastation” like nuclear
weapons did, but their destructive potential is significant. The pandemic highlighted global
fragilities; climate change is intensifying risks; and critical infrastructures are more
interconnected than ever.
A disruption in these systems could trigger effects akin to “mutually assured destruction”
(MAD)—not through nuclear explosions, but through the collapse of global digital and economic
networks.
Towards a New Security Framework
Given the inadequacies of RBIO’s institutional structure, rapid agreements are needed in the
following areas:
• Human-in-the-Loop requirement for autonomous weapons
• No-first-use principle for cyber operations
• Global norms and red lines for artificial intelligence
• Space security and debris management
• Biosecurity and pandemic preparedness
• Protection of financial systems and payment infrastructures
The United Nations system, in its current form, faces significant challenges in adopting
binding and enforceable decisions in these areas. Similar to the back-channel diplomacy and
secret dialogues conducted between the two superpowers on nuclear issues during the Cold War,
today’s technologically capable states may achieve faster and more effective outcomes by
convening and engaging in technical negotiations among themselves.
The emerging multipolar international order is, by its very nature, competitive and at
times conflict-prone. However, ensuring sustainable global security requires the identification of
cooperation domains rather than the escalation of rivalry, and the development of solution-
oriented mechanisms within those domains.
Returning to the initial question, instead of seeking to establish an entirely new
international order, a more rational and pragmatic approach would be to update and adapt the
existing system to the needs of the contemporary era. Historically, major systemic
transformations have tended to emerge only after large-scale destruction and war. For this
reason, efforts to build a fairer, more inclusive, and functional order should not be limited to two
or three major powers; regional powers and middle-sized states must also be incorporated into
this process."