14-15 Mayıs tarihlerinde Pekin’de gerçekleştirilecek olan Donald Trump - Xi Jinping
buluşması , zamanlaması açısından sıradan bir liderler zirvesi olmanın ötesinde
anlam taşıyor. Dünya, Ukrayna savaşının Avrupa güvenlik düzenini sarstığı, İran
krizinin enerji ve emtia piyasalarını altüst ettiği tehlikeli bir dönemde, iki süper gücün
nasıl bir ilişki kuracağını merakla bekliyor .
Bugün , ABD ile Çin arasındaki ilişki klasik bir Soğuk Savaş rekabetini yansıtmıyor .
Taraflar , aynı anda hem rakip hem de birbirine bağımlı durumda . Çin’in Amerikan
finans sisteminden ve Batı pazarlarından tamamen kopması güç görünüyor . ABD ise
, Çin’in üretim kapasitesi ve tedarik zincirleri olmadan küresel ekonomik üstünlüğünü
sürdürmekte ciddi olarak zorlanabilir . Bu nedenle , “bağımlı rekabet” giderek yeni
dönemin belirleyici kavramı haline geliyor .
Çin açısından bu dönem nadir rastlanan bir stratejik fırsat yaratıyor . Pekin’in ,
ABD’nin artık yükselen değil yorulan ve gerileyen bir güç olduğu algısı güçleniyor .
Nitekim , İran krizi, Ukrayna savaşı, iç siyasi kutuplaşma ve yüksek maliyetli küresel
angajmanlar, Amerikan hakimiyetinin sürdürülebilirliğini tartışmalı hale getirdi .
Bu nedenle , Çin’in , yalnızca ekonomik büyümeye değil , aynı zamanda alternatif bir
küresel düzen inşa etmeye odaklanması , siyasi gözlemciler açısından şaşırtıcı değil
. Kuşak ve Yol Girişimi, dijital altyapı yatırımları, BRICS’in genişlemesi, yerel para
birimleriyle ticaret ve teknolojik bağımsızlık hedefleri bu stratejinin tamamlayıcı
unsurlarını oluşturuyor .
Trump’ın önceliği , büyük ölçüde ticaret, enerji fiyatları ve Amerikan
kamuoyuna güçlü liderlik görüntüsü vermek . Yani kısa vadeli ekonomik kazançlar ve
siyasi görünürlüğünün artırılması . Buna karşılık, Xi Jinping , çok daha uzun vadeli
düşünüp , 21. yüzyılı şekillendirmeye çalışıyor .
Pekin bu çerçevede , Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun yüzüncü yıldönümü olan
2049’a kadar tarihsel bir güç dönüşümünün hayata geçirilmesini hedefliyor .
Bugün dünya, Amerikan liderliğindeki tek kutuplu düzenin aşındığı , fakat yerini
alacak yapının henüz tam oluşmadığı yüksek riskli bir geçiş dönemini yaşıyor .
Trump - Xi Zirvesinin en çarpıcı sonucu, Vaşington ile Pekin arasında sessiz bir
“büyük pazarlık” zemininin yaratılması olabilir. Böyle bir senaryoda ABD, Tayvan
konusunda daha kontrollü ve düşük profilli bir çizgiye yönelirken , Çin , İran krizinin
yatıştırılması, enerji piyasalarının sakinleştirilmesi ve Amerikan ekonomisine nefes
aldıracak büyük ticaret anlaşmaları konusunda devreye girebilir.
Ancak , bu tür bir uzlaşmanın stratejik faturası ağır olabilir. Çünkü Washington’ın
Pasifik’teki kararlılığına dair oluşacak en küçük tereddüt bile, Asya’daki güç
dengelerini değiştirebilir . Böyle bir süreç, Pekin’in yalnızca ekonomik değil, siyasi ve
psikolojik üstünlük kurduğu yeni bir Asya düzeninin başlangıcı olarak görülebilir .
Zirve ile ilgili en muhtemel senaryo , tarafların rekabeti yönetilebilir seviyede tutmaya
çalışmasıdır. Zirveden büyük bir uzlaşma çıkmasa bile , Vaşington ve Pekin’in
ekonomik bağları koparmadan, askeri gerilimi kontrollü biçimde yönetmeye
çalışacağı yeni bir denge oluşabilir.
Bu durumda dünya, uzun süreli bir “soğuk barış” dönemine girebilir. Teknoloji
savaşları, ticaret rekabeti, yapay zekâ yarışı ve Pasifik’teki askeri caydırıcılık devam
eder . Kontrollü gerilim modeli yeni normal haline gelir.
En riskli senaryo ise , Zirve’de , ABD’nin aynı anda İran, Ukrayna ve Tayvan krizlerini
sürdürülebilir biçimde yönetemeyeceğinin açıkça ortaya çıkmasıdır . Böyle bir
durumda , Vaşington küresel önceliklerini daraltmak, bazı bölgelerden geri çekilmek
ve kaynaklarını yeniden dağıtmak zorunda kalabilir. Bu da yalnızca Çin’in değil,
Rusya başta olmak üzere yükselen bölgesel güçlerin hareket alanını ciddi biçimde
genişletir.
Bu senaryoda dünya, Amerikan liderliğindeki düzenin aşındığı , Çin’in ekonomik
ağırlığını jeopolitik norm koyucu güce dönüştürdüğü yeni bir döneme girebilir. Bu
kırılgan yapıda , küresel sistem giderek daha parçalı, daha rekabetçi ve daha
öngörülemez hale gelir.
Sonuç olarak , son derece karmaşık bir geçiş dönemine rast gelen Trump-Xi Zirvesi ,
sadece iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceği açısından değil , ABD ile Çin’in ,
doğmakta olan dağınık ve çok kutuplu bir düzende kendilerini nasıl
konumlandıracakları ve mevcut dünya düzeninin yeni koşullarda nasıl şekilleneceği
gibi küresel meseleler açısından da büyük önem taşıyor . Pekin’deki görüşme hiç
kuşkusuz , 21. yüzyılın yeni güç dengesine dair kritik ipuçları verecek.