Diplomaside bazı ihtilaflar , taraflardan birinin çözümsüzlükten çok yönlü fayda beklentisi nedeniyle varlığını on yıllarca sürdürür . Kıbrıs sorunu , bu tespitin en çarpıcı örneklerinden biridir.
On yıllardır devam eden süreçte , BM Genel Sekreterleri, özel temsilciler, kapsamlı planlar ve “son fırsat” olarak sunulan konferanslar birbirini izledi. Her girişimde umutlu açıklamalar yapıldı , fakat sonuç değişmedi. Çünkü Kıbrıs’ta tartışılan yalnızca harita, mülkiyet, dönüşümlü başkanlık veya asker sayısı değil. Asıl anlaşmazlık, adada kimin egemen, kimin ortak, kimin azınlık sayılacağı.
Rum tarafı , kendisini bütün adanın tek meşru temsilcisi olarak görürken , Kıbrıs Türklerini yeni bir devletin eşit kurucusu değil, mevcut “Kıbrıs Cumhuriyeti”ne bazı güvencelerle yeniden katılacak bir toplum olarak kabul ediyor. Türk tarafı ise , 1960 Cumhuriyeti’nin iki eşit kurucu halkından biri olduğunu, Rum çoğunluğun yönetimi altına girmeyeceğini ve egemen eşitliğinin tanınmasını istiyor. Altmış yılı aşkın müzakere tarihinin çözemediği temel düğüm budur.
Kıbrıs meselesi konusunda Batı’da genel kabul gören anlatı 20 Temmuz 1974 sabahı başlar. Türkiye’nin askerî müdahalesi, adanın bölünmesi ve Rum göçmenlerin yaşadıkları dramatik bir dille anlatılırken , harekata yol açan on bir yıllık kanlı dönem birkaç dipnota sıkıştırılır. Oysa 1974 başlangıç değil, son perdedir.
1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, çoğunluğun azınlığı yönettiği üniter bir Rum devleti değildi. Türkler ve Rumlar, özel anayasal yetkilere sahip iki kurucu ortaktı. Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık da bu ortaklık düzeninin garantörleriydi. Ne var ki , Rum milliyetçiliğinin bayraktarlığını yapan kesimler , bu devleti kalıcı bir ortaklık olarak değil, adanın Yunanistan’a bağlanmasına (Enosis) giden yolda geçici bir durak olarak değerlendirdi.
Makarios’un 1963’te önerdiği anayasa değişiklikleri, Türklerin kurucu ortaklık haklarını etkisizleştirmeyi amaçlıyordu. Aynı dönemde ortaya çıkan Akritas Planı’nın mantığı daha da açıktı . Türklerin anayasal direnme imkânları kaldırılacak, muhtemel tepkileri süratle bastırılacak ve uluslararası toplum müdahale edemeden yeni durum yerleştirilecekti.
Ardından Kanlı Noel, Türk köylerine yönelik saldırılar, zorunlu göçler ve Kıbrıs Türklerinin devlet kurumlarından dışlanması geldi. 1963’ten sonra ortaklık devleti fiilen sona erdi. Türk toplumu, adanın küçük bölgelerine sıkışmış ve siyasal düzenin dışına itilmiş olarak on yılı aşkın süre yaşadı.
1974’te ise ,Yunan cuntasının desteklediği Nikos Sampson darbesiyle Makarios devrildi. Darbe , Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlama projesinin son hamlesiydi. Türkiye’nin müdahalesi, işte bu darbenin ve anayasal düzenin tamamen çökmesinin ardından geldi.
Batının , Rum tezlerine destek çıkarak , Kıbrıs meselesinin tarihini Türk askerinin adaya çıktığı anda başladığı argümanı , yangını çıkaranları gözardı edip itfaiyeyi suçlamak kadar abesle iştigaldir . Öte yandan , Rum-Yunan ikilisinin en başarılı diplomatik hamlesi, 1960 ortaklık devletinin Rum yönetiminin tekeline geçmesini uluslararası topluma kabul ettirmesi oldu. Kıbrıs Türkleri hükümetten ve devlet kurumlarından dışlanmış olmasına rağmen Rum yönetimi, “Kıbrıs Cumhuriyeti” adıyla bütün adayı temsil etmeyi sürdürdü. Böylece tarihî bir çarpıklık ortaya çıktı . Ortaklık düzenini ortadan kaldıran taraf, uluslararası alanda , ortadan kaldırdığı devletin tek sahibi olarak tanındı.
Bu tanınma, müzakere masasındaki bütün dengeleri bozdu. Rum tarafı masaya, yeni bir devlet kuracak eşit ortak olarak değil, uluslararası alanda tanınan devletine Türk toplumunu hangi şartlarla kabul edeceğine karar verecek egemen makam olarak oturdu.
Bir tarafın devleti, BM üyeliği, büyükelçilikleri ve uluslararası hukuk kişiliği vardı. Diğer taraf ise , kendi parlamentosuna, hükümetine ve demokratik kurumlarına sahip olmasına rağmen tecrit altına alındı . Bu koşullarda Rum tarafı açısından anlaşmazlığın devamının maliyeti sınırlı, çözüm için vereceği tavizlerin maliyeti ise yüksekti. Kıbrıs’taki çözümsüzlüğün en güçlü yakıtı işte bu ödül-ceza dengesizliği oldu.
Nitekim , 2004’de BM Genel Sekreteri tarafından sunulan Annan Planı’na “hayır” diyen kazandı, “evet” diyen cezalandırıldı . BM’nin hazırladığı Annan Planı, iki kesimli ve iki toplumlu federal yapıdan toprak ve mülkiyet düzenlemelerine, güvenlikten Avrupa Birliği hukukuna kadar bütün temel konuları kapsayan ayrıntılı bir uzlaşma paketiydi. Türk tarafı açısından da bazı geri çekilme hükümleri ve belirsizlikler içeriyordu. Buna rağmen , Kıbrıs Türklerinin yaklaşık üçte ikisi plana “evet” dedi. Rumların yaklaşık dörtte üçü ise planı reddetti.
Sonuçta , diplomasi tarihinin en yaman çelişkilerinden biri yaşandı . Çözümü kabul eden taraf izolasyona mahkum edildi , çözümü reddeden taraf ise birkaç gün sonra bütün adayı temsilen Avrupa Birliği’ne alındı. AB’nin 1999 Helsinki kararlarıyla Kıbrıs’ın üyeliğini önceden çözüme bağlamamış olması, Rum liderliğinin elindeki en büyük uzlaşma teşvikini ortadan kaldırmıştı. Üyelik gerçekleşince , Rum yönetimi uluslararası tanınmanın yanında veto yetkisine de kavuştu. Artık masaya eşit ortaklık anlayışıyla oturması ve esaslı tavizler vermesi için bir neden de kalmadı.
Avrupa Birliği, bu kararla yalnızca çözümsüzlüğü ithal etmedi , aynı zamanda Rum-Yunan millî tezlerinin Avrupa kurumları içinde de güçlendirilmesine imkân tanıdı. Bugün, AB’nin Kıbrıs sürecinde daha etkin bir rol üstlenmesi isteniyor. Ancak , ortada ciddi bir yapısal bir sorun bulunuyor . İhtilafın taraflarından ikisi AB üyesi. Buna karşılık Kıbrıs Türkleri birlikte temsil edilmiyor ve Türkiye de AB üyesi değil . Dolayısıyla AB’den Kıbrıs politikasında tarafsızlık beklenmesinin gerçekçi bir tarafı bulunmuyor.
Buna ilaveten , Güney Kıbrıs ve Yunanistan, Kıbrıs meselesini , AB üyelik sürecinden Gümrük Birliği’nin güncellenmesine, enerji iş birliğinden Avrupa savunma projelerine katılımına kadar pek çok kritik dosyada Türkiye’ye karşı güçlü bir siyasi manivela olarak kullanmaya devam ediyor . Böylece , çözümsüzlüğe mahkum edilen ikili bir anlaşmazlık , aynı zamanda yirmi yedi üyeli AB’nin Türkiye üzerinde güçlü bir baskı aracına da dönüştürüldü .
DEĞİŞEN DÜNYA DÜZENİ
Ancak , artık küresel dengelerle birlikte Avrupa’nın güvenlik denklemi de değişmeye başladı. NATO’nun Ankara Zirvesi, Avrupalı müttefikler ile Kanada’nın İttifak’ın savunmasında daha fazla sorumluluk üstleneceğini açık biçimde ortaya koydu. Bildirgede “daha güçlü bir NATO içinde daha güçlü bir Avrupa” hedefi benimsendi . İttifak’ın yaşadığı bu zorunlu dönüşüm, AB’nin güvenlik ve savunma gündemini de doğrudan etkiliyor . Oluşan yeni koşullarda Avrupa’nın , Türkiye’yi dışarıda tutarak inandırıcı bir kıta savunması kurması ihtimali zayıf . Türkiye büyük bir orduya, gelişmiş bir savunma sanayiine, Karadeniz’den Orta Doğu’ya uzanan stratejik coğrafyaya ve sahada edinilmiş operasyonel tecrübeye sahip . Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın veto siyasetinin Avrupa-Türkiye güvenlik iş birliğini sürekli olarak kilitlemesi, bundan böyle yalnızca Ankara’nın değil, Avrupa’nın da zararına işleyecek . Avrupa siyasi çevrelerinde , NATO-AB iş birliğini tıkayan bu karşılıklı engellemelerin sürdürülemez olduğunun son dönemde daha açık biçimde dile getirilmeye başlanması tesadüf değil.
Avrupa’nın stratejik çıkarları, Doğu Akdeniz’de giderek daha dengeli ve Türkiye’yi sistemin içinde tutan bir yaklaşımı zorluyor.
ABD açısından da benzer bir değişim yaşanıyor. Vaşington , güçlü Rum lobisinin etkisi altında uzun yıllar boyunca Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la ilişkilerini geliştirirken Türkiye’yle yaşadığı anlaşmazlıkları yönetmeye çalıştı. Ancak , Amerikan stratejisinin ağırlık merkezi giderek Çin ve Hint-Pasifik’e kayıyor.
2026 ABD Ulusal Savunma Stratejisi, müttefiklerin Avrupa ve diğer bölgelerde daha fazla yük üstlenmesini isterken Amerikan kuvvetlerinin ülke savunması ve Hint-Pasifik’e odaklanacağını açıkça ortaya koyuyor. Çin’in caydırılması, Vaşington’ın başlıca stratejik öncelikleri arasında yer alıyor.
Dolayısıyla, böyle bir dönemde ABD’nin , Türkiye’yi Kıbrıs nedeniyle karşısına almaya devam etmesi , kendi uzun vadeli çıkarlarıyla bağdaşmaz. Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu, enerji yolları ve NATO’nun güney kanadında Türkiye’nin ağırlığı, Güney Kıbrıs’ın ve Yunanistan’ın sağlayabileceği stratejik faydayla mukayese edilemez.Zaten , mevcut konjonktürde Vaşington’dan beklenen, Türk tezlerini koşulsuz benimsemesi değil , Rum-Yunan ikilisinin uzlaşmazlığını sürekli ödüllendiren eski tutumunu terketmeye başlaması .
Rusya ise , hem Türkiye’ye karşı bir koz olarak , hem de Ortodoks dayanışması çerçevesinde , Güney Kıbrıs’la stratejik ilişkiler geliştirdi. BM Güvenlik Konseyi kararlarına da uygun olarak , iki toplumlu, iki kesimli federasyon yaklaşımını destekledi .
Ancak Ukrayna savaşı Moskova’nın jeopolitik hareket alanını daralttı. Rusya’nın Batı’yla ilişkileri koparken Türkiye, Moskova için hem zor bir rakip hem de vazgeçilmez bir muhatap hâline geldi.
Ankara, Ukrayna’nın egemenliğini desteklemekle birlikte, Rusya ile diplomatik kanallarını kapatmadı. Karadeniz geçişlerini Montrö Sözleşmesi çerçevesinde yönetti, tahıl ve esir değişimi girişimlerinde rol oynadı, barış görüşmelerine ev sahipliği yapmaya devam etti.
Tabiatıyla Rusya’nın Kıbrıs politikasını kısa vadede bütünüyle değiştirmesi beklenemez . Fakat Ukrayna savaşının ağır yükünü taşıyan Moskova’nın, Türkiye’yi gereksiz yere karşısına almak ve Rum-Yunan çizgisine sınırsız siyasi kredi vermek konusundaki siyasi iştahı azalabilir. Böyle bir gelişme , Kıbrıs sorununun kalıcı çözümü bakımından doğan yeni uluslararası atmosfere de olumlu şekilde yansır .
BM GENEL SEKRETERİ GUTERRES’İN GİRİŞİMİ
Medyada ve bazı diplomatik çevrelerde, Guterres’in AB’nin etkin desteğiyle yeni bir çerçeve üzerinde çalıştığı yönünde haberler yer alsa da , BM’nin henüz resmen açıklanmış bir “Kıbrıs çözüm planı” bulunmuyor.
Bununla birlikte, diplomatik kulislere yansıyan bilgiler ışığında Guterres’in oluşturmaya çalıştığı yaklaşımın temel unsurları şunlar olarak değerlendiriliyor:
1. Kapsamlı çözüm yerine, tarafların üzerinde uzlaşabileceği temel siyasi ilkeleri belirleyen bir “stratejik çerçeve” oluşturulması hedefleniyor.
2. AB’nin özellikle ekonomi, enerji, mali destek ve AB müktesebatı konularında sürece doğrudan katkı vermesi , çözüm halinde sağlanacak ekonomik teşvik paketlerinin önceden hazırlanması düşünülüyor .
3. Güven artırıcı önlemlerin artırılması planlanıyor .
4. Yeni gayriresmî 5+1 sürecinin canlandırılması ve yeni bir genişletilmiş gayriresmî toplantının Eylül’de BM Genel Kurulu sırasında yapılması öngörülüyor .
5. Rum tarafı ve BM’nin , iki bölgeli , iki toplumlu federasyon düşüncelerinin muhafaza edilmesi , ancak , uygulanma biçiminde daha esnek formüller aranması imkanı üzerinde duruluyor.
Klasik federasyon müzakereleri geçmişte fiilen tüketilmişken , BM’nin bu defa da , nihai çözüme giden büyük bir sıçrama yerine, aşamalı ve stratejik bir uzlaşma modeli arayışına yöneldiği görülüyor . Ancak , Guterres’in , federasyon eksenli parametreler çerçevesinde kalacağı anlaşılan bu girişiminin , Ankara ve Lefkoşa’nın, egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü kabul edilmeden kapsamlı müzakerelere dönülmeyeceği yönündeki resmi politikası ile uyuşması ihtimali zayıf görünüyor.
Bu itibarla , BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in yeni girişiminin ,uluslararası aktörlerin , Kıbrıs’ta çözüm arayışına verdikleri jeopolitik desteğin güçlendiği mevcut konjonktürü daha fazla dikkate alması gerekirdi.
Henüz kamuoyuna açıklanmış “Annan Planı” benzeri kapsamlı bir “Guterres Planı” bulunmamakla birlikte , sızan bilgiler , BMGS’nin , yarım yüzyıldır başarısız olan federasyon modelini yeni önlemler ve AB teşvikleriyle yeniden pazarlamaya çalışacağına işaret ediyor . Muhtemelen AB’nin Türkiye’ye yönelik bazı sembolik jestleri de pazarlığın bir unsurunu teşkil edecek .
Bakalım BM , Kıbrıs’ta adil ve kalıcı çözümün , iki ayrı demokratik iradenin, iki ayrı yönetimin , iki ayrı siyasal düzenin ve iki ayrı halkın varlığını esas alması gerektiğini ne zaman anlayacak .
NEDEN İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜM
Esasen iki devletli çözüm, romantik bir milliyetçi slogan değil , yaşanmış dramatik geçmişin ortaya çıkardığı doğal bir sonuç . Ada’da 1963’ten beri işleyen ortak bir devlet yok. Kuzeyde ve güneyde ayrı parlamentolar, hükümetler, seçimler, hukuk sistemleri ve toplumsal hayatlar bulunuyor . İki halk, altmış yılı aşkın süredir birbirinden ayrı yönetiliyor .
Buna rağmen , iki tarafı, egemenliğin niteliği üzerinde anlaşmadan karmaşık bir federasyon içinde yeniden birleştirmeye çalışmak , ihtilafı çözmeyeceği gibi çok daha karmaşık hale getirir . İlk güvenlik krizinde, ilk bütçe anlaşmazlığında veya ilk dış politika uyuşmazlığında sistem yeniden kilitlenebilir.
İki devletli çözüm ise , düşmanlık veya sürekli bölünme anlamına gelmek zorunda değildir.
Karşılıklı tanınma temelinde ;
-sınırların açık tutulduğu,
-mülkiyet taleplerinin iade, takas ve tazminatla çözüldüğü,
-enerji kaynaklarının ortak mekanizmalarla işletildiği,
-güvenlik düzenlemelerinin uluslararası güvencelere bağlandığı,
-iki devletin AB ile özel ve eş zamanlı ilişkiler kurabildiği
bir ortak gelecek tasarlanabilir.
Bu modelin temel ilkesi basit . İki halk birbirini yönetmeye çalışmayacak , birbirinin varlığını ve güvenliğini tanıyacaktır.
SONUÇ : DÜNYA DEĞİŞİRKEN KIBRIS ESKİ EZBERLERE MAHKUM EDİLEMEZ
Hiç kuşkusuz , Kıbrıs dosyasının uzun yıllardır çözümsüz kalması Rum-Yunan ikilisinin işine geldi. Rum tarafı uluslararası tanınmayı, AB üyeliğini ve veto gücünü korurken Kıbrıs Türkleri uluslararası tecrit altında altında yaşamaya mahkum edildi . Federasyon görüşmeleri sonuçsuz kaldıkça Rum yönetimi hiçbir şey kaybetmedi. Buna karşılık , Türk tarafından sürekli yeni tavizler vermesi beklendi.
Fakat dünya artık 2004’ün dünyası değil . Ankara Zirvesi sonrasında Avrupa daha fazla savunma sorumluluğu üstlenmek zorunda ve bunun için Türkiye’ye ihtiyacı var .
Bugün Türkiye’nin görevi , yalnızca iki devletli çözüm retoriğini tekrarlamak değil . Bu çözümün , barış, enerji, güvenlik ve Avrupa savunması bakımından bütün taraflara sağlayacağı somut yararları bir diplomatik paket hâlinde BM’nin , AB’nin ve ilgili bütün tarafların dikkatine sunmak .
BM Genel Sekreteri’nin görevi ise , başarısız olmuş bir modelin farklı versiyonlarını kutsal bir metin gibi tekrar gündeme taşımak değil, değişen küresel gerçekleri doğru okuyup , vizyoner bir yaklaşımla davranmak .
Artık tartışmanın özü , Kıbrıs’ta iki devletin ortaya çıkıp çıkmayacağı olamaz . İki ayrı devlet zaten yarım yüzyıldır Ada’da fiilen yaşıyor . Asıl soru, uluslararası toplumun çözümsüzlüğü ödüllendiren eski alışkanlıklarını mı koruyacağı, yoksa iki halkın eşit egemenliği üzerine kurulacak yeni ve cesur bir barışa mı yöneleceğidir. Dünya hızla değişirken , Kıbrıs’ı hâlâ geçmiş yüzyılın başarısız formüllerine hapsetmek, diplomasi değil, gerçeği erteleme sanatı olarak adlandırılabilir .