İSRAİL’İN İRAN’A TEKRAR SALDIRMA SENARYOLARI

İçinde bulunduğumuz yılın haziran ayında İsrail’in saldırısıyla başlayan ve toplamda on iki gün süren savaşın yeniden patlak vermesi bugünlerde yaygın bir ihtimal olarak tartışılıyor. Buna gerekçe olarak Amerika’nın Orta Doğu’ya ve aynı zamanda Avrupa’ya yaptığı büyük askeri yığınak ve savaş grupları kaydırması gerekçe gösteriliyor. İran ve hatta Rusya ile Çin saldırı ihtimalini epeyce ciddiye alır gibi hareket ediyorlar ve on iki günlük savaşta üstünlüklerini ve zayıf taraflarını dikkate alarak İran’a silah sistemleri ve mühimmat sevkiyatı yapıyorlar, daha doğrusu söz konusu sevkiyatınyaptıkları giderek resmileşen bir şekilde iddia ediliyor.

Bu kısa değerlendirme raporunda önce on iki günlük savaşın sonuçlarını kısaca ele alarak İsrail ve Amerika’nın yeniden saldırma ihtimalinin neden düşük ve aynı zamanda neden yüksek olduğunu anlamaya çalışıp sonuçta böyle bir çatışmanın bölgesel ve küresel etkileri üzerinde durarak Türkiye’nin politikalarının nasıl şekillenebileceği, nasıl şekillenirse ulusal çıkarlarla daha uyumlu olabileceği gibi konuları değerlendirmeye çalışacağız.

ON İKİ GÜN SAVAŞI’NDAİSRAİL İRAN’A CİDDİ DARBELER VURABİLDİ Mİ?

  • İsrail ve Amerika’nın on iki günlük savaştan istedikleri sonucu alamamış oldukları anlaşılıyor; zira hem savaş sırasında ve sonrasında ortaya çıkan veriler İsrail’in İran’daki hedeflere verdiği tahribatın sınırlı olduğunu, buna karşılık İran füzelerinin İsrail ve bütün Batılı hava savunma katmanlarının devreye girmesine rağmen İsrail’e, kurulduğu 1948 yılından bu yana hiçbir zaman yaşamadığı derecede ağır darbeler vurduğunu gösteriyor. İran’ın nükleer tesislerinin korunaklı (dağların derinliğine) yapılmış olması, zenginleştirilen uranyumun taşınabilmesi gibi sebeplerle bu tesislere vurulan tahribatın sınırlı kaldığı Amerikalı ve Batılı uzmanlar tarafından uzun uzadıya tartışıldı. Kısacası Türkiye’de akşam televizyon programlarında genellikle söylendiği gibi ‘İsrail İran’ı bir vuruşta devirdi’ anlamına gelecek bir tahribat söz konusu değil.

  • Öte yandan İsrail, Amerika ve İngiltere tarafından oluşturulan beş ila altı katmanlı hava savunma sistemlerine rağmen İran füzelerinin büyük bir bölümünün hedeflerini vurduğu, İsrail’in limanları ve enerji tesislerine büyük zarar verdiği, istihbarat ve askeri merkezlerin/karargahların ve bilimsel araştırma merkezlerinin ciddi darbe aldığı anlaşılıyor. Bu arada İsrail’in İran hakkında elde ettiği hassas istihbaratın büyükçe bir kısmının Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) İran’daki denetimlerinden elde edilen bilgilerden oluştuğu anlaşılırken, İran’ın İsrail’in askeri/istihbarat alt yapısına dair ifşa ettiği bilgilerin ise tamamen Tahran’ın kendi siber harp yöntemleriyle elde edildiğinin altını çizmek gerekiyor. Bütün bunlar, İsrail lehine ulusal/uluslararası medyada yürütülen ve bu ülkenin yenilmezliği, mucizevi başarıları gibi tezler üzerine inşa edilen psikolojik harekatın pek de doğru olmadığını, abartı oranının epeyce yüksek bulunduğunu ortaya çıkardı.

  • REJİMİ DEVİRME GİRİŞİMİ BAŞARISIZ OLDU

İsrail’in başarısız olduğu esas alan ise rejimi devirme girişimi oldu. Tel Aviv’in İslam devrimi muhalifleri vasıtasıyla İran içerisinde adeta bir ordu kurarak bunları dronlar ve başta iletişim vasıtaları olmak üzere diğer ekipmanlarla donatması, ülkeye muhtemelen istihbarat personeli sızdırarak bunlar arasında tam bir koordinasyon sağlamasının İsrail açısından muazzam bir başarı olduğuna şüphe yoktur. Bu hücreleri ileri teknolojik ekipmanlar ve dronlar ile donatarak saldırının ilk saatlerinden itibaren bunlar vasıtasıyla İran’ın üst düzey komutanlarını ve nükleer fizik uzmanlarından bazılarını (çoğu emekli) öldürtmüş olması olağanüstü titiz bir çalışmaya işaret ediyor.

Fakat bu operasyonel başarının istenilen askeri ve siyasal sonuçları üretmediği rahatlıkla söylenebilir. Bütün bu istihbarat operasyonunun amacı İran halkının ayaklanarak devlet kurumlarını ele geçirmeye kalkışması, başsız kalacak İran silahlı kuvvetlerinin ise savaşamaz hale gelip mefluç olmasıydı. Ancak bu sonuçların ikisi de elde edilemedi. Tam tersine İran halkının rejimle belirli sorunları olan kesimleri de dahil olmak üzere tümünün ciddi bir dayanışma sergilemiş olduğu gözlemlenmiştir ki, bunun o günden bu yana değiştiğine dair hemen hemen hiçbir işaret görünmüyor. İran silahlı kuvvetleri ise İsrail saldırısına üç saat içinde etkin karşılık vermeye başlamış ve bunu sonraki saatler ve günler içerisinde daha güçlü bir şekilde yapmıştır.

Bu sonuçta iki faktör rol oynamış olmalıdır. Birincisi İran dışında faaliyet gösteren muhaliflerin rejimin toplumsal alt yapısı olmadığına dair onlarca yıldır ortaya attıkları tezlerin büyük ölçüde doğru kabul edilerek bunlar üzerine bir strateji inşa edilmiş olması. Daha önemli bir diğeri ise Amerika ve İsrail’in Orta Doğu’da hiçbir toplum ve millete yağma, yıkım, iç savaş, bölünme, etnik/mezhebi vb. çatışmalar dışında alternatif gösterememiş olmasıdır ki, bütün bunlar Türk milleti üzerinde de benzeri etkiler yaratmaktadır. Irak, Suriye, Libya ve Afganistan’da yani Amerika’nın girdiği her yerde ekonomik kaynakların yağmalanması, sivil halkın kitleler halinde ve acımasızca katledilmesi, insanların o güne kadar yaşamadıkları etnik/mezhebi bölünmelere sürüklenerek aralarında çatışmalar çıkarılması gibi manzaraları on yıllardır seyreden ve bütün bunların üzerine İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırıma karşı başta Amerika olmak üzere Batı dünyasının verdiği açık ve örtülü desteği naklen yayınla takip eden İran halkının Amerika ve/veya İsrail’in kendilerine iyilik getireceğine inandırılması hemen hemen imkansız görünüyor.

İSRAİL YENİ BİR SALDIRI YAPABİLİR Mİ?

  • İlk çatışmada askeri ve siyasi açılardan başarılı olamayan İsrail ve Amerika’nın şartlarda büyük değişiklikler olmamasına rağmen yeni bir savaş başlatmamaları beklenir. On İki Gün Savaşı’nın ardından özellikle son haftalarda Rusya ve Çin’den savaş uçakları ve hava savunma sistemleri aldığı haberleri uluslararası medyada sıklıkla yer alan İran’ın ilk çatışmada ortaya çıkan iki zafiyetini – hava kuvvetleri ve hava savunma sistemleri – büyük ölçüde giderdikten veya giderirken bu ülkeye saldırmakla ne amaçlanabilir?
  • En son Arap-İsrail savaşından (1973 – Yom Kipur) bu yana hiçbir devlet aktörü ile tam bir savaşa tutuşmamış olan İsrail’in ilk defa saldırdığı bir devlet tarafından püskürtülmüş olması ve saldırıyı püskürten devletin yani İran’ın İsrail’i yok etmek konusunu çoğu zaman kendi dış politikasının temel amacı olarak ortaya koymakta olması ve giderek daha güçlü bir şekilde hissedilen çok kutupluluğun Kolektif Batı’nın (Amerika ve müttefikleri) aleyhine dolayısıyla İran ve çok kutupluluk isteyen/savunan ve bu uğurda mücadele devletlerin lehine olacağı endişesi/korkusu Tel Aviv ile Vaşington’u harekete geçmeye zorluyor olabilir. Netanyahu hükümetinin bitip tükenmek bilmeyen saldırganlığı, hükümet üyelerinin Büyük İsrail’den sıklıkla bahsediyor olmaları ve bunların giderek Arap devletleri üzerinde yarattığı sıkıntılar (özellikle Katar’ın İsrail tarafından vurulmasının ardından) Orta Doğu’da İran lehinde bir gidişata sebep olacağı telaşı İsrail’i harekete geçmeye sevk ediyor olabilir.
  • Ayrıca İsrail ve kısmen de Amerika Rusya ve Çin’in İran’a yaptıkları ve yapacakları ileri teknoloji silah sistemlerinin İran silahlı kuvvetleri tarafından tam olarak kullanılabilir hale gelmesinden sonra Tahran’a bulaşmalarının daha zayıf bir ihtimale dönüşmesinden rahatsız olup bir an önce saldırı seçeneğine meyletmiş olabilirler.
  • Fakat öte yandan İsrail ve Amerika’nın özellikle hava savunma mühimmatının birinci çatışmada büyük ölçüde tükendiğini, zaten bu sebeple Amerika’nın kısa süreli bir operasyonla savaşa dahil olup giderek nefesi tükenen İsrail için bir ateşkes sağladığını da belirtmek gerekir. Amerikan mühimmatının üretilmesinin zaman aldığını, bu mühimmata Amerika’nın bizzat kendisinin şiddetle ihtiyaç duyduğunu, ayrıca bunlardan bir kısmının Avrupa ülkeleri tarafından satın alınarak Ukrayna’ya verilmesi lazım geldiğinin altını çizmek gerekir. Kısacası İsrail ve Amerika İran füzelerini karşılama konusunda yeterli mühimmata sahip olmayabilirler. Böyle bir durumda savaşa başvurmak akıllıca olmayacaktır. Fakat Netanyahu ve hükümetinin pek çok sebepten dolayı bir yıl sonra yapılması gereken seçimlere kadar savaşları uzatmaktan yana olduklarını da vurgulamak gerekir. Dolayısıyla karar alma süreci birbirleriyle tezat oluşturan bu varsayımların hangisi üzerine inşa edilecektir?
  • İsrail’in bu saatten sonra İran’a saldırıp bir iç ayaklanma oluşturma ihtimali de oldukça zayıf olmalıdır. Birinci saldırıda ortaya çıkan ve/veya İran istihbaratı tarafından tespit edilen bütün unsurlar yargılanarak idam edilmiş ve uzmanların neredeyse hepsi İran halkı arasındaki dayanışmaya vurgu yaparken İran’da halkın rejimi devirmek için sokaklara inmesini beklemek pek akıllıca bir beklenti olmayabilir.
  • Bütün bunlara rağmen İsrail’in bir çılgınlık yaparak İran’a saldırması ve Amerika ile İngiltere’yi fiili olarak yanına çekmesi ihtimali göz ardı edilemez.

TÜRKİYE NE YAPMALI?

  • Türkiye’nin Ukrayna savaşına yönelik baştan belirlediği dengeli/dikkatli politikası bazı iniş çıkışlara rağmen çok kutupluluğun ruhuna uygun bir şekilde kabaca devam ediyor olsa da Orta Doğu’daki politikalarının tutarlı olduğundan bahsedilemez. Örneğin Türkiye Hamas’ı terör örgütü olarak görmediğini söyleyerek İsrail ile ciddi bir cepheleşme siyaseti izlerken öte yandan da İsrail’e kurulduğu 1948 yılından bu yana sürekli mücadele/savaş halinde olduğu Suriye’deki yönetimi devirerek en büyük askeri zaferini altın tepside sunmuştur. Suriye’nin şimdilerde olduğu gibi istikrarsızlaşmasının İsrail’in kurulduğu 1948 yılından itibaren milli özlemlerini oluşturduğunu unutmamak gerekir.
  • Türkiye Hamas ve Gazze üzerinden İsrail ile tam bir söz düellosu yürütürken Hizbullah ve İran’a Şii olmalarından dolayı mesafeli hatta karşı bir tavır sergilemeye devam ediyor ki, bu politikanın Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla uyumlu olduğu söylenemez; zira nasıl ki, Suriye’nin Ankara’nın yüzlerce milyar dolarlık bir çabasıyla çökeltilmesi Türkiye’nin çıkarına hiçbir sonuç üretmemişse, İran’ın çökmesi/çökertilmesi de çıkarımıza olmayacak hatta özellikle İsrail-Amerika ikilisinin Türkiye’den de toprak alarak kurmak istedikleri Kürdistan projesine daha büyük bir gayretle sarılmalarına yol açacaktır.
  • Dolayısıyla Türkiye orta çağın mezhepçi bakış açısını bir kenara bırakarak kendi ulusal çıkarları gereği İran karşıtı bir tavır içine girmemelidir. Hatta 1967 ve 1973 Arap-İsrail savaşlarında eski Türkiye hükümetlerinin İncirlik Üssü’nü Amerikan hava kuvvetlerinin keşif amaçlı uçuşlarına bile savaş öncesi, savaş sırasında ve sonraki haftalarda kapattığı örnekten hareketle Kürecik Radar Üssünü geçici kaydıyla kapatacağını deklare etmelidir. Böyle bir tavır bölge ülkelerinin istikrar amaçlı tutum ve politika belirlemeleri konusunda olumlu sonuçlar verecek ve hem kısa hem de orta vadede milli çıkarlarımız açısından oldukça olumlu sonuçlar üretecektir.