Hasan Çapan | Türkiye Çin Dostluk Vakfı Başkanı
Orta Doğu, 28 Şubat 2026'da ABD ve İsrail'in İran'a yönelik başlattığı kapsamlı askeri harekatla birlikte, sınırları yüzyıl önce çizilmiş bir coğrafyanın siyasi ve güvenlik mimarisinde eşi görülmemiş bir kırılmaya sahne oluyor. Mevcut tabloyu yalnızca bir çatışma sarmalı olarak okumak eksik kalacaktır; zira yaşananlar, on yıllardır bölgeye dayatılan "Batı korumacılığı" efsanesinin çöküşünü ve küresel güç dengelerindeki yapısal değişimi gözler önüne sermektedir.
Sykes-Picot'dan Günümüze: Güvenlik Şemsiyesi Kırıldı
Hatırlanacağı üzere, önceki başkanlık döneminde Donald Trump, Körfez ülkelerine yönelik oldukça çarpıcı bir gerçeği ifşa ederek, Kral Selman’a "Bizim sağladığımız güvenlik şemsiyesi olmasaydı, iki hafta bile ayakta kalamazdınız" dediğini belirtmişti. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Sykes-Picot Antlaşması ile sınırları Batılı güçler tarafından suni bir biçimde çizilen ve zengin hidrokarbon kaynakları Batı'nın stratejik kontrolüne entegre edilen bölge ülkeleri, uzun yıllar bu asimetrik güvenlik ilişkisine mahkûm bırakıldı. Batı, bölgenin doğal kaynaklarını kendi ekonomik çarkları için kullanırken, karşılığında rejim güvenliği vadetti.
Ancak günümüzde devam eden İran Savaşı, bu vaadin altının ne denli boş olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Savaşın başlamasıyla birlikte İran'ın, bölgedeki ABD üslerini ve ABD-İsrail askeri/istihbari personelinin konuşlandığı yapıları hedef alabilmesi, Washington'un aslında kendi üslerini dahi korumakta zorlandığını, dolayısıyla bölge ülkelerine mutlak bir güvenlik sağlayamadığını açıkça ortaya koymuştur.
Medya Karartması ve Sahadaki Askeri Gerçekler
Bu stratejik çöküş, küresel medya ağları tarafından ağır bir sansür ve yönlendirme ile dünya kamuoyundan gizlenmeye çalışılmaktadır. Örneğin; askeri strateji uzmanlarının yakından takip ettiği üzere, çatışmaların tırmanmasıyla birlikte bölgedeki ABD uçak gemisi görev güçlerinin ve donanma unsurlarının, İran'ın asimetrik deniz unsurlarından ve balistik füze menzilinden kaçınmak amacıyla stratejik olarak daha güvenli sulara çekilmesi, ana akım Batı medyasında hak ettiği yeri bulmamıştır. Bu taktiksel geri çekilme, Batı'nın bölgedeki caydırıcılığının sınırlarını göstermesi açısından tarihi bir veridir.
Kurumsal Felç
İsrail'in bölgeyi ateşe atan, uluslararası hukuku hiçe sayarak on binlerce sivilin yaşamına mal olan yıkıcı ve orantısız saldırıları karşısında, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Birliği gibi kurumların yalnızca kınama mesajları yayınlaması artık sürdürülebilir bir politika değildir. Bu kurumlar acilen toplanarak, İsrail'in saldırganlığını durduracak somut yaptırımlar açıklamalı; ABD'nin bölge ülkelerini kendi jeopolitik ve ekonomik çıkarları uğruna manipüle etmesini engelleyecek yapısal çareler üretmelidir. Bölge, kendi kaderini dışarıdan gelen müdahalecilere terk edemez.
Türkiye ve Azerbaycan'ın Stratejik Dirayeti
Savaşın bölgeselleşmesi riskine karşı en kritik sınavı veren aktörlerin başında Türkiye ve Azerbaycan gelmektedir. Çatışmaların başından bu yana, savaşı bölgeye yaymak isteyen İsrail ve Batılı aktörler tarafından organize edilen provokatif füze saldırıları ve sahte bayrak operasyonlarıyla, Ankara ve Bakü krizin içine çekilmek istenmektedir. Ancak her iki ülkenin aklıselim siyasi liderlikleri, köklü devlet gelenekleri ve güçlü askeri istihbarat yapıları bu tuzakları şu ana kadar başarıyla boşa çıkarmıştır. Türkiye ve Azerbaycan, çatışmaların derhal sona erdirilmesi ve bölgesel istikrarın yeniden tesisi için diplomatik kanalları zorlayarak barışın teminatı olduklarını kanıtlamışlardır.
Küresel ABD Üsleri ve Dedeağaç'taki Yanıtsız Sorular
Bölgesel krizlerin ulaştığı bu tehlikeli boyut, dünyadaki yaklaşık 900 ABD üssünü sorgulamanın zamanının çoktan geldiğini göstermektedir. Hiçbiri barış amacı gütmeyen, bulundukları bölgelere istikrar getirmek şöyle dursun, adeta birer şer ve kriz odağı olarak faaliyet gösteren bu yapıların uluslararası toplum tarafından tartışmaya açılması artık kaçınılmazdır.
Bu küresel ağın içinde öyle bir üs var ki, işlevi ve nihai amacı bölge uzmanları tarafından endişeyle izlenmektedir: Yunanistan'ın Dedeağaç bölgesinde bulunan ve Türkiye sınırına sadece 37 kilometre mesafede yer alan ABD üssü. Bu noktaya uzun süredir aralıksız ve ağır bir askeri yığınak yapılmaktadır. Bölgenin jeopolitik konumu incelendiğinde, bu üssün ve yığınağın hedef alabileceği tek ülkenin Türkiye olduğu açıkça ortadadır. Bu tablo akıllara son derece kritik bir soruyu getirmektedir: Acaba Dedeağaç'a yapılan bu olağandışı askeri yığınağın motivasyonu, Türkiye'de, özellikle de İstanbul'da yaşanması muhtemel ağır bir deprem felaketi sonrasında gerçekleştirilmesi planlanan bir dış müdahale hazırlığı mıdır? Dedeağaç üssünün varlık nedeni ve buradaki askeri hareketliliğin gerçek amacı, Türkiye'nin milli bekası açısından acilen ve şeffaf bir biçimde açıklanmaya muhtaçtır.
Barışçıl Alternatif ve Çok Kutuplu Gelecek
Tüm bu yıkım ve kuşatma tablosunun karşısında, küresel ölçekte ABD'nin en büyük sistemik rakibi olarak öne çıkan Çin Halk Cumhuriyeti'nin dış politika vizyonu, bölge ülkeleri için rasyonel bir alternatif sunmaktadır. Çin'in Batı'dan en büyük farkı, dış politikasında Siyonist lobiler gibi yapıların etkisine kapalı olması ve doğal kaynaklara erişim uğruna sivillere zarar veren, genç-yaşlı-çocuk ayrımı gözetmeksizin katliamlara yol açan askeri müdahaleleri benimseyen bir anlayışı kesinlikle reddetmesidir. Çin'in bugüne kadar gösterdiği bu diplomatik hassasiyet, gelecekte de doğal kaynaklar için emperyal yöntemlere başvurmayacağının en güçlü teminatıdır. Türkiye de tıpkı Çin gibi dış politikasında sömürgeci ve saldırgan bir anlayışı benimsemekten uzak durmuş, başka milletlerin kırımı üzerine bir refah inşa etme yaklaşımını reddetmiştir. Bu açıdan Türkiye’nın dış politika vizyonu, dünyanın önündeki yeni barışçıl alternatifler yaratma fırsatıyla uyum içindedir.
Sonuç: Eşitsiz İlişkilerden Bağımsızlığa
İçinden geçtiğimiz bu tarihsel eşikte, yeni dünya düzeni hızla çok kutuplu bir yapıya evrilmektedir. ABD'nin asimetrik saldırılarına, müdahalelerine ve manipülasyonlarına maruz kalan bölge ülkelerinin bu eşitsiz ve bağımlı ilişkiler ağından kurtulmalarının, tam egemen birer aktör olarak hareket edebilmelerinin tek bir yolu vardır. Türkiye’nin de önünde iyice belirginleşen bu yol, Çin gibi küresel istikrarı önceleyen, barışçıl bir dış politika izleyen ülkelerle yakınlaşmak ve mütecaviz Batı blokuna karşı, Şanghay İşbirliği Örgütü ile BRICS gibi platformlar nezdinde ekonomi ve güvenlik işbirliklerini acilen geliştirmektir. Orta Doğu'nun kalıcı barışı, Batı'nın kriz üreten politikalarına karşı, Doğu'nun kalkınma odaklı istikrar vizyonuyla inşa edilecektir.