Çin ve Batı Medyasının Perspektifinden Hürmüz Krizi

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve ardından İran’ın Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğini kısıtlaması küresel enerji piyasalarında yeni bir şok yarattı. Petrol fiyatlarının yükselmesi, tanker sigorta maliyetlerinin artması ve tedarik zincirlerinde oluşan belirsizlik yalnızca enerji piyasalarını değil, küresel ekonominin tamamını etkileyebilecek bir krizin işaretlerini veriyor. Krizin Türkiye ve dünya ekonomisindeki etkileri kendini çok kısa bir şekilde göstermeye başladı. Çin bahar yılı tatilinin bitmesiyle Çin’in güneyindeki Shenzen limanından Mersin, İstanbul gibi limanlara gelen bir konteyner fiyatı bu çatışma başlamadan önce 4000USD civarındayken İran’ın Hürmüz boğazını kapatma kararının ardından 9000USD’ye kadar çıktı. Aynı şekilde MSC gibi büyük gemi taşımacılığı şirketleri bu bölgede bulunan gemilerine güvenli birer liman bulmalarını önerdi. Ayrıca Çin ve Japonya menşeli bazı deniz hatlarının bu bölgeye yapılan seferlerini iptal ettikleri haberleri medyada yer aldı.

Çatışmanın ticaret ve enerji güvenliği açısından etkileri bütün dünya medyasında oldukça geniş yer buluyor. Ancak bu gelişmeler dünya medyasında tek bir anlatıyla sunulmuyor. Özellikle Çin medyası ile Batı medyası arasındaki fark, yalnızca yorum farklılığı değil; aynı zamanda iki farklı jeopolitik dünya görüşünü yansıtıyor.

Batı medyasında krizin anlatımı çoğunlukla güvenlik merkezli bir çerçeveye dayanıyor. Reuters, Financial Times veya Washington Post gibi kaynaklarda öne çıkan anlatı, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatarak küresel enerji güvenliğini tehdit ettiği yönünde. Bu perspektifte krizin merkezinde İran’ın askeri ve stratejik hamleleri yer alıyor. İran’ın misilleme saldırıları, bölgesel milis ağları ve nükleer programı gibi konular bu anlatının temel unsurlarını oluşturuyor. Böylece kriz çoğu zaman İran’ın “enerji silahını” kullanması olarak tanımlanıyor.

Bu çerçeve Batı’nın sözde kurala dayalı uluslararası sistem anlayışıyla uyumlu bir anlatıdır. Bu yaklaşıma göre; ABD donanması ve Batı güvenlik mimarisi küresel ticaret yollarının güvenliğini sağlayan ana aktördür. Dolayısıyla kriz, küresel ticaretin güvenliği açısından ele alınmakta ve çözüm olarak askeri caydırıcılık, tanker eskort operasyonları veya yaptırımlar gibi araçlar öne çıkmaktadır.

Çin medyasında ise aynı kriz oldukça farklı bir çerçevede sunulmaktadır. Global Times veya China Daily gibi yayın organlarında krizin başlangıç noktası çoğu zaman ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları olarak gösteriliyor. Bu anlatıya göre Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim İran’ın tek taraflı bir hamlesi değil, Batı’nın askeri müdahalelerinin tetiklediği bir zincirleme reaksiyondur. Bu açıdan bakıldığında Çin medyasının olayı ele alış biçimi mevcut gerçeği yansıtmak açısından önemlidir.

Çinli yorumcuların sıkça vurguladığı bir başka unsur da enerji güvenliğinin askeri değil ekonomik bir mesele olduğudur. Çin medyasında krizin yalnızca petrol fiyatlarını değil, küresel tedarik zincirlerini ve özellikle gelişmekte olan ülkelerin ekonomik istikrarını tehdit ettiği sıkça dile getiriliyor. Bu nedenle kriz çoğu zaman “küresel enerji sisteminin kırılganlığı” olarak tanımlanıyor.

Bu farklı anlatılar aslında iki farklı uluslararası düzen tanımını yansıtıyor. Batı medyasının yaklaşımı, Soğuk Savaş sonrası dönemde şekillenen kurala dayalı liberal uluslararası düzen anlayışına dayanıyor. Bu perspektife göre küresel ticaret yollarının güvenliği büyük ölçüde ABD liderliğindeki güvenlik mimarisi sayesinde korunmaktadır. Dolayısıyla krizler çoğunlukla belirli devletlerin agresif davranışlarıyla açıklanır. Şu an için bu agresif davranışları gösteren ülke ise İran’dır. ABD öncülüğündeki sistem ise dünya ekonomisini ve güvenliğini korumak için canları pahasına böyle bir çatışmada yer almaktadırlar!

Çin medyası ise bu krizi tek kutuplu düzenin yarattığı sistemik bir risk olarak yorumlama eğilimindeler. Çinli analistler, ABD’nin askeri müdahalelerinin enerji piyasalarını ve küresel ticareti istikrarsızlaştırdığını savunuyor. Çatışma yerini çok taraflı güvenlik mekanizmaları, bölgesel diplomasi ve enerji ticaretinin çeşitlendirilmesi gibi girişimlere bırakmalıdır.

Çin ve Batı medyasının çatışmalara bakışındaki diğer önemli bir fark ise çatışmanın küresel etkilerinin nasıl ele alındığıdır. Batı medyasında kriz çoğunlukla petrol fiyatlarının artışı, borsaların düşmesi ve enflasyon gibi ekonomik göstergeler üzerinden analiz edilirken bu analizlerin odağında çoğu zaman ABD ve Avrupa ekonomileri yer alıyor.

Çin medyasında ise kriz daha geniş bir coğrafi perspektifle ele alınırken Hindistan, Pakistan, ASEAN ülkeleri ve Afrika ekonomileri gibi gelişmekte olan ülkelerin enerji fiyatlarındaki artıştan nasıl etkileneceği sıklıkla tartışılan konuların başında geliyor. Bu yaklaşım Çin’in son yıllarda giderek daha fazla vurguladığı “Küresel Güney” söylemiyle de uyumludur.

İran ile olan çatışmalar ve Hürmüz krizi yalnızca enerji piyasalarını değil, küresel medya anlatılarını da şekillendiren bir olaydır. Genel olarak bakıldığında Çin medyasının olaylara bakışında diplomasi çağırısı, küresel ekonomi vurgusu enerji güvenliği ön plana çıkarken Batı medyasında olayların anlatısı İran tehdidi, güvenlik krizi ve enerji şoku başlıkları öne çıkmaktadır. Batı medyasında gelişmeler çoğunlukla güvenlik tehdidi olarak yorumlanırken, Çin medyasında küresel sistemin kırılganlığını ortaya koyan bir örnek olarak sunulmaktadır. Bu farklılık yalnızca gazetecilik tercihleriyle açıklanamaz; daha derinde uluslararası sistemin nasıl anlaşılması gerektiğine dair iki farklı yaklaşımı yansıtıyor aslında.

Enerji krizleri tarih boyunca yalnızca ekonomik değil aynı zamanda jeopolitik olaylar olmuştur. 1973 petrol krizi nasıl Soğuk Savaş dengeleri içinde şekillenmişse, Hürmüz krizi de günümüzün çok kutuplu dünya tartışmaları içinde anlam kazanıyor. Bu nedenle enerji piyasalarındaki gelişmeleri anlamak için yalnızca fiyat hareketlerine değil, bu olayların hangi jeopolitik çerçeve içinde yorumlandığına da dikkat etmek gerekiyor.