3 Ocak 2026 tarihinde ABD bağımsız bir ülkenin başkentinde operasyon yaparak ülkenin cumhurbaşkanını ve eşini evinin yatak odasında silahlı bir operasyonla tutuklayıp ABD’ye götürdü ve orada yasadışı madde ticareti yapmaktan ABD kanunlarına göre yargılayacağını tüm dünyaya duyurdu. ABD’de evinize hele de yatak odanıza zorla giren birini öldürmeniz suç değil aksine mülkiyet ve mahremiyetinize karşı yapılmış bir saldırı altında başka birini öldürmeniz size verilmiş bir hak neredeyse. ABD kanunları bireyin mülküne izinsiz olarak girmenin ölümcül bir suç olduğunu kabul ediyor ancak kendisinin başka bir ülkenin cumhurbaşkanını ülkenin sınırlarını, ülkenin cumhurbaşkanının evinin ve yatak odasının mahremiyetini hiçe sayarak bu suçları işlemesini makul görebiliyor. Televizyon ekranlarında Nicolas Maduro’nun kelepçeli hâlinin dolaşıma sokulması, yalnızca bir devlet başkanının aşağılanması değil; aynı zamanda ABD’nin demokrasi ve insan hakları söylemi arkasına gizlediği jeopolitik niyetlerin de açık bir ifşasıdır. Bu görüntüler, ABD’nin uzun süredir Venezuela üzerinde yürüttüğü baskı politikasının bir “ahlaki müdahale” değil, çok daha çıplak bir güç mücadelesi olduğunu göstermektedir. Asıl hedefin, bir yandan Çin’in Latin Amerika’daki etkisini kırmak, diğer yandan Venezuela’nın petrol ve maden zenginlikleri üzerinde yeniden kontrol sağlamak olduğu artık inkâr edilemez bir noktaya gelmiştir.
ABD’nin Venezuela’ya yönelik söylemi yıllardır aynıdır: demokrasi eksikliği, otoriterleşme ve insan hakları ihlalleri. Ancak aynı ABD’nin, çok daha ağır insan hakları siciline sahip rejimlerle stratejik ortaklıklarını sürdürmesi, bu söylemin ne kadar seçici ve araçsal olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle Venezuela örneği, demokrasi adına yapılan bir müdahaleden ziyade, “dışı tatlı içi acı” bir dış politika pratiğinin tipik bir tezahürü olarak okunmalıdır. Bu konudaki söylem oldukça tatlıdır; özgürlük, halk iradesi, hukuk ve acımasız diktatörün hazin sonu. Fakat uygulamaya bakıldığında, yaptırımlar, ekonomik boğma ve rejim değişikliği tehditleriyle bir ülkenin siyasal ve ekonomik dokusu bilinçli biçimde tahrip edilmektedir.
Bu müdahalenin arka planında yalnızca Maduro yönetimiyle ideolojik bir hesaplaşma yoktur. Burada temelde 2 boyut öne çıkmaktadır. Bu boyutlardan ilki, Çin’in son yirmi yılda Venezuela üzerinden Latin Amerika’da kurduğu ekonomik ve siyasi varlıktır. Çin, 2000’lerin sonundan itibaren Venezuela’ya sağladığı on milyarlarca dolarlık finansmanla, enerji sektöründe uzun vadeli ortaklıklar kurmuş; petrol sahalarına, altyapıya ve madenciliğe yönelmiştir. Bu süreç, ABD’nin bölgeyi kendi “arka bahçesi” olarak gören geleneksel yaklaşımıyla açık bir çelişki yaratmıştır. Washington açısından Venezuela, yalnızca sorunlu bir rejim değil; Çin’in ABD etki alanına sızdığı stratejik bir kapıdır.
Dolayısıyla bugün tanık olunan müdahale girişimleri, yalnızca Maduro’yu devirmeyi değil; Çin’in bölgedeki ekonomik ve siyasi nüfuzunu geriletmeyi hedeflemektedir. ABD yanlısı bir yönetim değişikliği, Çin ile yapılan enerji ve maden anlaşmalarının gözden geçirilmesi, hatta iptal edilmesi anlamına gelecektir. Bu da Çin’in hem ciddi ekonomik kayıplar yaşaması hem de Latin Amerika’daki “güvenilir ortak” imajının zedelenmesi sonucunu doğuracaktır. ABD’nin bu hamlesi, klasik bir büyük güç rekabeti örneğidir yani; rakibin yalnızca askeri değil, ekonomik ve diplomatik mevzilerinin de dağıtılması.
Ancak müdahalenin ikinci ve belki de daha belirleyici boyutu, Venezuela’nın sahip olduğu doğal kaynaklardır. Dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip olan Venezuela, aynı zamanda başta altın ve diğer stratejik madenler açısından da son derece zengindir. Yaptırımlar ve iç kriz nedeniyle üretimi düşmüş olsa da bu kaynaklar küresel enerji ve teknoloji rekabeti açısından hâlâ büyük bir potansiyel taşımaktadır. ABD’nin müdahalesiyle birlikte bu kaynakların yeniden Batı merkezli şirketlerin erişimine açılması, sürecin ekonomik mantığını daha da görünür kılmaktadır. Bu noktada demokrasi söylemi, yalnızca bir vitrin işlevi görmektedir.
Türkçede tam olarak bu durumlar için kullanılmıyor olsa da ABD’nin gerçek niyeti göz önüne alındığında bu durumu çok iyi anlatan bir deyim vardır: “Kürkçü dükkânına dönmek.” ABD’nin Venezuela’ya yönelik politikası da tam olarak böyledir. Demokrasi, insan hakları ve özgürlük gibi süslü kavramlarla başlayan süreç, eninde sonunda yine petrol sahalarına, maden ruhsatlarına ve enerji jeopolitiğine çıkmaktadır. Söylem ne kadar değişirse değişsin, nihai adres aynı. Bu durum, liberal düzenin iddia ettiği evrensel ilkelerle değil; çıkar temelli bir güç düzeniyle işlediğini açıkça ortaya koymaktadır.
Kendi Bindiği Dalı Kesmek
Maduro’nun kelepçeli görüntülerinin özellikle servis edilmesi de bu bağlamda okunmalıdır. Bu görüntüler, yalnızca iç kamuoyuna değil; Çin’e ve Küresel Güney’deki diğer aktörlere verilmiş bir mesajdır: Batı’nın onaylamadığı bir siyasal çizgide ısrar eden liderler, eninde sonunda bu şekilde teşhir edilebilir. Bu, hukukun üstünlüğünden ziyade, caydırıcılık ve gözdağı siyasetidir. Ancak bu mesajın gelecekte ABD’ye ne kazandıracağı (aslında ne kaybettireceği) şüphelidir. Bu gösteri ile ABD orta ve uzun vadede kendi bindiği dalı kesiyor olabilir. Demokrasi adına yapılan bu gösteri, paradoksal biçimde demokratik değerlerin içini boşaltmakta ve ABD ile aynı retoriği savunan diğer Batı dünyası ülkeleri için ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Bu nedenle söz konusu görüntüler, ABD’nin geleneksel müttefikleri açısından yalnızca “sert güç” gösterisi değil, aynı zamanda rahatsız edici bir belirsizlik kaynağıdır. Avrupa’da uzun süredir savunulan hukuk devleti, masumiyet karinesi ve siyasal çoğulculuk ilkeleri, bu tür sembolik teşhir pratikleriyle ciddi bir sınamadan geçmektedir. ABD’nin kendi değerlerini bu kadar kolay askıya alabilmesi, Avrupalı kamuoylarında “liberal düzenin gerçekten ne kadar liberal olduğu” sorusunu kaçınılmaz kılmaktadır. Bu durum, ABD karşıtı aktörlerin argümanlarını güçlendirirken, ABD’ye yakın duran siyasi elitleri de savunulması giderek zor bir pozisyona itmektedir. Zira demokrasi söylemiyle yapılan bu tür gösteriler, müttefik ülkelerin vatandaşları nezdinde korku ve güvensizlik üretmekte; “kurallara dayalı sistemin” aslında kuralların kim için geçerli olduğu sorusunu daha yüksek sesle sordurmaktadır.
Daha da önemlisi, bu görüntüler ABD’nin uzun yıllardır inşa etmeye çalıştığı yumuşak gücün altını oymaktadır. Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin küresel liderliğini meşrulaştıran temel unsur, askeri ve ekonomik kapasitesinden ziyade, hukuka dayalı bir düzen vaadiydi. Bugün ise kelepçeli lider görüntüleri, bu vaadin yerini açık bir güç siyasetine bıraktığını ima etmektedir. Bu durum, ABD’nin rakiplerini sindirmekten çok, müttefiklerinin bile mesafeli ve temkinli davranmasına yol açabilecek bir etki yaratmaktadır. Liberal düzenin sürekliliği açısından asıl risk de tam burada ortaya çıkmaktadır: Eğer düzenin savunucusu olarak görülen aktör, kendi iddia ettiği değerleri bu denli görünür biçimde ihlal ederse, o düzenin ahlaki ve siyasi taşıyıcılığı da kaçınılmaz biçimde zayıflar.
Son kertede Venezuela örneği, ABD’nin kısa vadeli caydırıcılık kazanımları uğruna uzun vadeli meşruiyetini riske attığını göstermektedir. Bu tür sembolik güç gösterileri, Çin ve Küresel Güney’e gözdağı vermeyi amaçlasa da, aynı zamanda Avrupa’dan Asya’ya kadar uzanan geniş bir müttefik coğrafyada “ABD’nin yanında durmanın maliyeti” tartışmasını tetiklemektedir. Dolayısıyla mesele, yalnızca Maduro’nun akıbeti ya da Venezüela’nın geleceği değildir; asıl mesele, ABD’nin liderliğini üstlendiğini iddia ettiği düzenin, kendi iç tutarlılığını ne ölçüde koruyabildiğidir. Bu sorunun yanıtı, önümüzdeki dönemde transatlantik ilişkilerin niteliğini ve küresel güç dengelerinin yönünü belirleyecek temel unsurlardan biri olacaktır.
Sonuç olarak ABD’nin Venezuela müdahalesi ne bir demokrasi mücadelesi ne de yalnızca bir rejim değişikliği operasyonudur. Bu hamle, bir yandan Çin’in Latin Amerika’daki etkisini kırmayı, diğer yandan Venezuela’nın petrol ve maden zenginliklerini yeniden Batı merkezli sisteme entegre etmeyi amaçlayan çok katmanlı bir güç girişimidir. Venezuela örneği, “kurala dayalı liberal düzen” iddiasının, çıkarlar söz konusu olduğunda ne kadar hızlı bir biçimde askıya alınabildiğini sadece Çin ve Küresel Güney’e değil aynı zamanda başta Avrupa devletleri olmak üzere Batı yanlısı birçok ülkeye gösteren çarpıcı bir vaka olarak tarihe geçmektedir.
"